1048’de Hasankale’den Anadolu’ya giren Türkler, 10-15 yıl gibi çok kısa bir süre içinde, ta Batı Anadolu’yu, Afyon, Kütahya önlerini bulmuşlardı. İşte, bu göçebe boylarının bütün Anadolu’yu talan edip durmasından büyük za­rarlara uğrayan Bizans İmparatoru Romanos Diogenes de, yıllar son­ra ilk kez 1069’da ordunun başına geçip Türklere saldırmıştı. Önüne çıkanı kasıp kavuran bu güçlü ordu, 1070’lerde bütün Türkleri ta An­takya’ya kadar püskürtmüş, nerdeyse Anadolu’dan süpürüp atmak üzereydi artık. Bu nedenle, acaba Alparslan da, bu püskürtmeyi durdurmak ve göçebe Türklerin yeniden İslam ülkelerine dönmelerini engellemek için mi, 1071’lerde, Malazgirt’te Bizanslılarla çaresiz savaşmak zorunda kalmıştı, kim bilir? Çünkü, gene aynı kaynaklardan öğrendiğimiz ka­darıyla, bu göçebe Türk boyları henüz daha Müslümanlığı kabul et­memişlerdir ve Müslüman Türklerin gözünde bile “kâfirler”dir.

Daha kitabın en başında bu paragrafla karşılaşınca nasıl yani demiştim. Şimşek çakmalarının eşliğinde kitabın derinliklerine dalınca bundan daha fazlası olduğunu anlamakta gecikmedim. Kitabın yazarı Demirtaş Ceyhun ile tanışmam Burçin Aydoğdu’nun Twitter’da anlattığı bir hikaye sayesinde oldu. İyi ki de peşine düşüp Ah, Şu Biz “Kara Bıyıklı” Türkler isimli kitabı temin etmişim. Buradan kendisine ayrıca teşekkür ederim.

Eğlenceli üslubunun yanında gerçekten ufuk açıcı bir kitap. Milletlerin, özelde Türklerin dünya coğrafyası üzerindeki yolcuğuna şöyle bir belgesel film tadında bakış attığı için ayrıca beğendim. İlk Türk kavimlerinden 1990’lar Türkiye’sine kadar geniş bir coğrafya bu kitabın konusu. Tarih kitabından ziyade yazarın araştırma notlarının toparlandığı bir inceleme kitabı aslında. Hakkında uzun uzadıya yazmaktansa sadece önsözden kısaca birkaç paragraf paylaşmak istiyorum. İyi okumalar.

  • Biliyorduk, İstanbul 1453 yılında fethedilmişti. Ama ilginçtir, şim­di farkına varıyordum; İstanbul’u gerçekten 1453’te fethetmişiz de, ke­sinlikle işgal etmemişiz meğer. Fatih, fetihten sonra, Türk boylarının da akın akın İstanbul’a doluşmalarına kesinlikle izin vermemiş. İstan­bul’un biz Türkler’in eline geçmesi de, fethedilmesinden tam 500 yıl sonra, 1953’te mi gerçekleşmiş ne? Galiba, İstanbul’un fethiyle ilgili ilk resmi kutlama töreni de, biz Türklerce, ta 1953 yılında, fethin 500. yıldönümünde düzenlenmiş. Kim bilir, 29 Mayıs 1953’teki bu görkem­li, resmi kutlama törenleri, aynı zamanda, İstanbul’un da artık Türk­lerce işgal edilebileceğine dair devletçe verilmiş bir gizli iznin işareti miymiş acaba?
  • Osmanlılar, gerçekten acaba niçin, örneğin, Sadrazam Lala Yörgüç Paşa’nın, ülkenin dört bir yanına tellal çıkararak, “Kendisine bir Türk kellesi getirene, bir Osmanlı kaftanı armağan edeceğini” ilan ettirecek denli, daha XV. yüzyılda, Sultan II. Murad döneminde korkunç bir Türk düşmanı kesilmişlerdi? Oysa, İmparatorluğun kurucuları da, yani ataları da aynı soydan, aynı budundan insanlardı?
  • Ko­sova Savaşı bile acaba gerçekten niçin yapılmıştır? Hala yıldönümlerinde hem biz, hem de Sırplar törenler düzenlediğimize göre, acaba savaşı da, gerçekten kim kazanmıştır? Sultan Murad da, gerçekten sa­vaş alanında bir Sırplı tarafından şehit mi edilmiştir, yoksa polisiye romanlara bile taş çıkartacak karmaşıklıktaki usta işi bir cinayete mi kurban gitmiştir? Yıldırım Bayezid’in tıpkı yangından mal kaçırır gibi, babası bile belki henüz ölmemişken, başucunda apar topar tahta çıkaranlar, acaba gerçekten kimlerdir? Çünkü, Sultan Murad’ın öldürülmesinden sonra, unutmayalım ki, “Hıristiyan ve dönme unsurlarla” işbirliği yapmayan Türkler, yalnız­ca ordudan veya saraydan kovulmakla da kalınmamış, zorla sınır boylarına ve kırsal kesimlere yerleştirilmişlerdir. Böylece, o korkunç Türk düşmanlığı ile birlikte, Orta Asya’dan gelmiş atalarımızın belki de yüzde doksanının, 5-6 yüzyıl sürecek o korkunç çileli “zorunlu is­kan” dönemi başlamıştır.

Beğendiyseniz tavsiye etmeyi unutmayın.