İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Altı Bardakta Dünya Tarihi

Çok iyi kitap. Bira, şarap, damıtık içki, çay, kahve ve kolanın tarihteki serüvenini anlatıyor. Nasıl ortaya çıktıklarını, toplumları nasıl etkilediklerini, neye sebep olduklarını… Konusu ilgimi çekse de okumaya başlamadan önce açıkçası kuşkularım vardı. Derinlemesine araştırmalarla değil de toplanmış bilgi ve efsaneler üzerinden yürüyeceğini tahmin etmiştim. İyi ki yanılmışım. Arka sayfalarda yer alan kaynakça ve dizin yüzüme bir tokat gibi çarpıldı. Yazarı Tom Standage’in diğer bir kitabı İnsanlığın Yeme Tarihi’ni de listeye ekledim. Girişi uzatmak istemiyorum, kitaptan aldığım notlar oldukça uzun. Pocket’la okumanızı tavsiye ederim, görüyorsunuz anlatmaya gerek yok.

  • Koyu bir tahıl çorbası gü­neşte ya da sıcak bir taşın üzerinde kurutulup ince düz ekmek yapılabildiği gibi, sulu bir tahıl çorbasını mayalanmaya bırakıp biraya dönüştürmek de mümkündür. Aslında ikisi de aynı madalyonun iki yüzüydü: Ekmek katı biraydı, bira ise sıvı ekmekti.
  • Dahası, bira kaynamış suyla yapıldığı için, en küçük yer­leşimlerde bile insan dışkısıyla çabucak kirlenen sudan daha güvenli bir içecekti. Kirli su ile sağlıksızlık arasındaki bağ mo­ dem zamanlara kadar bilinmemesine karşın, insanlar bilinme­ yen su kaynaklan konusunda dikkatli olmayı ve olanaklıysa insan yerleşimlerinden, uzak, berrak akarsulardan su içmeyi çabucak öğrendiler (Tabii avcı-toplayıcıların kirli su kaynaklan konusunda endişelenmeleri gerekmiyordu; çünkü küçük, sü­ rekli yer değiştiren sürüler halinde yaşıyor ve dışkılarını geri­de bırakıp yollarına devam ediyorlardı). Başka bir deyişle bira, insanlar çiftçiliğe başlayınca yiyecek kalitesinde meydana ge­len gerilemenin telafisine yardımcı oldu, güvenli bir sıvı besin sağladı ve bira içen çiftçilere, içmeyenler karşısında göreli bir beslenme avantajı kazandırdı.
  • Bu iki en eski medeniyet -“kentlerde yaşamak” anlamına gelen bir sözcük- örneği birçok bakımdan farklıydı. Örneğin, siyasal birlik, Mısır kültürünün yaklaşık 3000 yıl boyunca de­ ğişmeden kalmasını olanaklı kılarken, Mezopotamya sürekli siyasal ve askeri altüst oluşa sahne oldu. Fakat yaşamsal öne­ mi olan bir konuda benzerdiler: Her iki kültürü de tarımsal bir fazlalık, özellikle talul fazlalığı olanaklı kıldı. Küçük bir yöneticiler ve zanaatçılar grubunu kendi yiyeceğini üretme zorunluluğundan kurtaran ve kanallar, tapınaklar, piramitler gibi büyük bayındırlık işlerini olanaklı kılan bu fazlalıkh. Hem Mezopotamya’ da hem Mısır’ da talul değişim aracı olmanın yanı sıra, ulusal besinin temeliydi de. Bir yenilebilir paraydı ve hem kah, hem sıvı biçimde, bira ve ekmek olarak tüketili­yordu.
  • En eski yazılı belgeler Sümer ücret listeleri ve vergi mak­ buzlarıdır; bu belgelerde, içine diyagonal çizgiler çekilmiş kil bir kap biçiminde yer alan biranın simgesi; tahıl, tekstil ve evcil hayvanların simgeleriyle birlikte en yaygın olarak kullanılan simgelerden biridir. Bunun nedeni, yazının, toplanıp bölüşü­ len tahıl, bira, ekmek ve diğer eşyaları kayda geçirmek için icat edilmiş olmasıdır. Yazı, Cilalı Taş Devri’nde komünal ambara katkıların hesabını tutmak için küçük kil fiş kullanma gelene­ ğinin doğal bir uzanhsı olarak doğdu. A slında Sümer toplu­ mu, Cilalı Taş Devri sosyal yapılarının çok büyük ölçekte bir devamıydı. On binlerce yıl boyunca artan ekonomik ve kültü­ rel karmaşıklığın vardığı noktaydı. Bir Cilalı Taş Devri köyü kabile reisinin yiyecek fazlasını toplaması gibi, Sümer kentleri­ nin rahipleri de arpa, buğday, koyun ve tekstil fazlasını toplu­ yorlardı. Bu mallar resmi olarak tanrılara sunulan adak; fakat pratikte tapınak bürokrasisi tarafından tüketilen ya da başka mal ve hizmetlerle takas edilen zorunlu vergilerdi.
  • Kuşkusuz, ödeme biçimi olarak biranın kullanılmasının en göze çarpan örneği Mısır’ın Gize platosunda görülebilir. Pira­ mitleri yapan inşaat işçilerinin yemek yedikleri ve uyudukla­rı kasabada bulunan kayıtlara göre, işçilerin ücretleri, birayla ödenmiş. Bu kayıtlara göre, piramitlerin inşası sırasında, -MÖ 2500 civarında- bir emekçinin standart istihkakı üç ila dört so­mun ekmek ile yaklaşık dört litre alan iki küp biraydı. Yöneti­ ciler ve memurlar daha fazlasını alıyorlardı. Bazı antik duvar yazılarına göre; firavun Menkaure için yapılan üçüncü Gize pi­ramitinde çalışan bir işçi ekibinin kendilerine “Menkaure’nin Ayyaşları” adını takması boşuna değil. İnşaat işçilerine yapılan ödemelerin yazılı kayıtları; piramitlerin, bir zamanlar sanıldığı gibi bir köle ordusu tarafından değil, daha çok devlet çalışanları tarafından inşa edildiğini gösterir. Bir başka kurama göre ise, piramitler, taşkın sırasında tarlaları su altındayken çiftçi­ler tarafından inşa edilmiş. Devlet haraç olarak tahıl topluyor, topladığı bu tahılı da ücret olarak tekrar dağıtıyordu: Böylece yapı işi bir ulusal birlik duygusu aşılıyor, devletin zenginliğini, gücünü gösteriyor ve vergilere haklılık kazandırıyordu.
  • Bira, Mısırlıların ve Mezopotamyalıların beşikten mezara kadar tüm yaşamlarına sindi. Bira tutkusu neredeyse kaçınıl­ mazdı; çünkü karmaşık toplumların ortaya çıkışı, yazılı ka­ yıt tutma gereği ve biranın popülerliği, hepsi tahıl fazlasının sonucuydu. Bereketli Hilal tahıl yetiştirmeye en uygun iklim koşullarına sahip olduğu için, çiftçilik orada başladı, ilk uygar­ lıklar orada doğdu, yazı ilk önce orada ortaya çıktı ve tabii en bol bira oradaydı. Hem Mezopotamya, hem Mısır birası, ancak ortaçağda stan­dart bileşen haline gelen şerbetçiotu içermemesine karşın, bira içkisi ve bu içkiyle bağlantılı o döneme ait kimi adetler, binler­ce yıl sonra bugünün bira içicilerine tanıdık gelir. Bira, artık bir ödeme biçimi olarak kullanılmıyor ve insanlar “ekmek ve bira” ifadesiyle birbirlerini selamlamıyorlar, ama o, dünyanın birçok yerinde hala çalışanların temel içkisi sayılır. Bira içerken birinin sağlığına kadeh kaldırmak; biranın sihirli özelliklerine antik inancın bir kalıntısıdır.
  • Şarabı dağlardan ovalara taşımanın maliyeti, şarabı biradan en az on kat daha pahalı ya­pıyordu; bu nedenle şarap, Mezopotamya kültüründe egzotik yabancı bir içki olarak görülürdü.
  • Çağdaş Batı düşüncesinin kökeni Antik Yunanistan’ın altın çağına, Yunan düşünürlerin modern Batı siyasetinin, felsefe­sinin, bilim ve hukukunun temellerini attıklan MÖ altıcı ve beşinci yüzyıllara kadar geri götürülebilir. Yunanlıların yeni yaklaşımı karşılıklı tartışma yoluyla rasyonel soruşturma yü­rütmekti: Bir düşünce kümesini değerlendirmenin en iyi yolu­nun, onu başka bir düşünce kümesiyle sınamak olduğuna karar verdiler. Siyasal alanda sonuç, rakip politikaların taraftarlarırun retorik üstünlük için çekiştikleri demokrasi oldu. Bu yeni yakla­şım felsefede, dünyanın doğasıyla ilgili mantıklı uslamlamalara ve diyaloglara yol açtı; bilimde, doğal görüngüleri açıklamaya çalışan rakip kuramların inşasını teşvik etti; hukuk alanında ise sonuç, hasımlı hukuk sistemi oldu (Yunanlıların özellikle sev­ diği başka bir kurumsallaşmış rekabet biçimi de atletizmdi). Bu yaklaşım, siyasetin, ticaretin, bilim ve hukukun düzenli rekabete dayandığı modern batılı yaşamın da temel dayanağıdır.
  • Antik dünyanın en büyük tarihçilerinden biri olan ve MÖ beşinci yüzyılda yaşayan Yunanlı yazar Thukydides’in sözle­riyle, “Akdeniz halkları zeytin ve asma yetiştirmeyi öğrenince barbarlıktan çıkmaya başladılar.” Bir efsaneye göre, şarap tanrı­sı Dionysos, bira sever Mezopotamya’dan kurtulmak için kaçıp Yunanistan’a gelmişti. Daha kibar, fakat yine de oldukça tepe­den bakan bir Yunan söylencesine göre ise, Dionysos, asmanın yetiştirilemediği ülkelerdeki insanlar için birayı yaratmıştı. Bu­nunla birlikte, Dionysos Yunanistan’da şarabı yalnızca seçkinle­rin değil, herkesin ulaşabildiği bir içki haline getirmişti. Oyun yazarı Euripides’in Bakkhalar’da dediği gibi: “Odur veren zengi­ne de, fakire de / keder dağıtan şarabın ferahlığını.”
  • Yavaş yavaş tahıl çiftçiliğinin yerini asma ve zeytin yetiş­tiriciliği aldı. Şarap üretimi geçimlik olmaktan çıkıp sınai bir çiftçiliğe dönüştü. Şarap sadece çiftçi ve bakmakla yükümlü ol­duğu kişiler tarafından tüketilmek için değil, esas olarak ticari bir ürün olarak üretilmekteydi. Böyle olmasına da şaşmamak gerek, çünkü bir çiftçi toprağında tahıl yetiştirerek kazanabile­ceğinin 20 kat fazlasını bağcılıktan kazanabiliyordu. Böylece, şarap Yunanistan’ın ana ihraç ürünlerinden biri oldu ve deniz yoluyla diğer metalarla takas edilmeye başlandı. Attika’da ta­hıl üretiminden bağalığa geçiş o kadar ani ve yaygın oldu ki, tahıl talebini karşılayabilmek için tahılın ithal edilmesi gerekti.
  • Su, şarabı güvenli yapıyordu; fakat şarap da suyu güvenli yapıyordu. Şarap patojenlerden muaf olmanın yanı sıra, ma­ yalanma sürecinde serbest kalan doğal antibakteriyel ajanlar da içerir. Yunanlılar kirli su içmenin tehlikelerini bilmelerine karşın, şarabın bu özelliğinin farkında değildiler. Temizlik kay­ gısıyla çeşmelerin ve derin kuyuların suyunu ya da sarnıçlarda toplanan yağmur suyunu içmeyi tercih ediyorlardı. Şarapla te­mizlenen yaraların suyla temizlenenlerden daha az enfeksiyon kaptığının (patojenlerin yokluğu ve antibakteriyel ajanların varlığı nedeniyle) gözlemlenmesi, şarabın temizleyip arındırma gücüne sahip olduğunu göstermiş olabilir.
  • Symposion siyasal benzeştirmelere de uygundu. Herkesin or­ tak bir kaseden eşit miktarda şarap içtiği bir toplanb, modem göz­ lere demokrasi düşüncesinin cisimleşmesi gibi görünür. Smyposi­ on, sözcüğün modem anlamında olmasa da, gerçekten demokra­ tikti. Gerçi kesinlikle yalnızca ayrıcalıklı insanlarla sınırlıydı ama Atina demokrasisinde aym şey oy verme hakkı için de geçerliydi: Yalnızca özgür erkeklerin, yani nüfusun yalnızca beşte birinin oy kullanma hakkı vardı. Yunan demokrasisi köleliğe dayanıyordu. O sıkıcı ve zor işleri yapan köleler olmasaydı, erkeklerin siyasete katılmak için yeterince boş zamanları olamazdı.
  • Şarap o kadar popülerdi ki, geçimlik çiftçilik talebi karşı­ layamaz oldu ve soylu çiftçi idealinin yerini, köleler tarafın­dan işletilen büyük yurtluklara dayanan daha ticari bir yakla­şım aldı. Şarap üretimi artarken tahıl üretimi geriledi; öyle ki, Roma, Afrika kolonilerinden tahıl ithalatına bağımlı hale geldi. Küçük çiftçiler topraklarını satıp kente göç ettikleri için, yurt­lukların genişlemesi kırsal nüfusu da yerinden etti. MÖ 300’de 100 bin civarında olan Roma’nın nüfusu, 0 yılında yaklaşık 1 milyona çıkmış, Roma dünyanın en kalabalık metropolü olmuştu.
  • Yüzyıllardır süregelen Roma ve Yunan önyargılanna göre, kuzeyden akıp gelen kabileler şarap içen uygar kültürün ye­rine bira içen barbarlığı geçirmeliydi. Fakat iklimin bağcılığa pek uygun olmadığı Kuzey Avrupalı kabileler, kaba bira sever­ler olarak ünlenmelerine karşın, şaraba karşı bir önyargıları da yoktu. Elbette, Romalı yaşamın birçok boyutu silip süpürüldü, ticaret kesintiye uğradı ve bazı bölgelerde şarabın bulunabilir­liği azaldı: Örneğin, Romalılaşmış Britanyalılar, imparatorluk çatırdayınca şaraptan tekrar biraya dönmüş gibi görünüyor­lar. Fakat yeni hükümdarlar yönetimi Romalılardan alınca, Roma, Hıristiyan ve Germen gelenekler arasında kültürel bir kaynaşma da oldu. Yunanlı ve Romalı atalarının ölümünden sonra varlığını sürdürecek kadar derin kök salmış olan Akde­niz şarap içme kültürünün yaygınlığı, kültürel sürekliliğin bir örneğiydi.
  • İslam’ın Avrupa’daki ilerleyişi, MS 732’de, kabaca bugünkü Fransa’ya denk düşen Frank krallığının en karizmatik prensi Charles Martel’in Arap birliklerini yenilgiye uğrattığı Tours Savaşı’nda durduruldu. Dünya tarihinin dönüm noktaların­ dan biri olan bu savaşın hemen öncesi Avrupa’daki Arap nüfu­zunun doruğuna işaret etmekteydi. Daha sonra Martel’in toru­nu Charlemagne’ın MS 800’de Kutsal Roma İmparatoru olarak taç giymesi, Avrupa kültürünün pekişme ve sonunda yeniden canlanma döneminin başlangıcı oldu.
  • Şarap konusunda Yunanlıların ve Romalıların erken Yakın­ doğu geleneklerine dayanan tutumları başka bakımlardan da varlığını sürdürmüş ve dünyanın her tarafına yayılmıştır. Al­kolün içildiği her yerde şarap en uygar ve kültürlü içki sayılır. İslam ülkeleri hariç, devlet yemeklerinde ve siyasal zirvelerde bira değil, şarap ikram edilir -şarabın statü, iktidar ve servetle bütünleştirilmesinin bir örneği.
  • Şarap en büyük uzmanlık ve sosyal farklılaşma alanıdır da. Farklı yerlerin şaraplarını değerlendirmek Yunanlılarla başla­dı ve şarabın tipi ile içenin sosyal statüsü arasındaki bağ Ro­malılar tarafından pekiştirildi. Symposion ve convivium bugün banliyölerdeki akşam yemeği partilerinde yaşıyor; bu partiler­de yiyeceğin tüketilme düzeni, çatalın, bıçağın yeri ve benzeri konularda belirli kuralları bulunan biraz resmi bir atmosferde belirli konuların (siyaset, iş dünyası, mesleki konular, ev fiyat­ları) neredeyse bir ritüel halinde tartışılmasını şarap körükler. Şarabın seçiminden ev sahibi sorumludur ve seçim, olayın önemini ve hem ev sahibinin, hem konukların sosyal konumu­nu yansıtmalıdır. Bu, zamanı aşıp gelen bir Romalının derhal tanıyacağı bir sahnedir.
  • Keşifler Çağı’nda Avrupalı denizci kaşifler dünyanın her tarafında sömürgeler ve ardından imparatorluklar kurunca, damıtmayla elde edilen yeni içkiler de simya laboratuvarla­rındaki karanlık yerlerinden çıkıp egemen duruma geldiler. Damıtık içkiler, alkolün dayanıklı olması ve yük olarak az yer kaplamaları nedeniyle gemiyle rahatlıkla taşınabilir özelliktey­di ve geniş bir kullanıcı kitlesi buldu. Bu içkiler öylesine önem­li birer ekonomik mal haline geldiler ki, vergilendirilip kontrol edilmeleri büyük bir siyasal önem kazandı ve tarihin seyrinin belirlenmesinde payları oldu. Şarabı ilk damıtan ve içkiye pek düşkün olmayan Arap bilginler elde ettikleri sonucu gündelik bir içkiden çok, simyasal bir bileşen ya da bir ilaç olarak gör­düler. Ancak damıtma bilgisi Hıristiyan Avrupa’ya yayılınca, damıtık içkiler daha yaygın kullanılmaya başlandı.
  • Ancak aqua vitae’nin pek çok kişiye çekici gelmesinin nede­ni sözde tıbbi yararları değil, insanları çabuk ve kolay sarhoş etme gücüydü. Damıtık içkiler, şarabın kıt ve pahalı olduğu Kuzey Avrupa’nın soğuk iklimlerinde özellikle sevildi. Bira da­mıtılarak ilk kez yerel malzemelerle sert alkollü içkiler yapmak olanaklı oldu. Aqua vitae’nin Keltçe karşılığı olan “uisge beatha”, bugünkü “viski” sözcüğünün kökenidir. Bu yeni içki hızla İr­landalı yaşam tarzının bir parçası oldu. Bir vakanüvis, İrlan­dalı bir kabile reisinin oğlu Richard MacRaghnaill’in 1405’teki ölümünü şöyle kaydetmiş: “aşırı miktarda yaşam suyu içtikten sonra” öldü; “Richard için ölüm suyu oldu.”
  • 1492’de Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’yı keşfinden sonra şeker üretiminde köle kullanımı büyük ölçüde arttı. Kolomb Hindistan’a batıdan bir geçit aramış, fakat Karayip Adaları’na ulaşmıştı. Adada İspanya’daki kral hamilerine götürülecek al­tın, baharat ya da ipek yoktu; fakat Kolomb kendinden emin bir şekilde adaların çok iyi bildiği şeker yetiştirmeye uygun olduğu­nu ilan etti. 1493’te Yeni Dünya’ya ikinci yolculuğunda yanına Kanarya Adaları’ndan şekerkamışı aldı. Çok geçmeden İspanya yönetimindeki Karayip adalarında ve Portekizlilerin yönetimin­ de olan Güney Amerika anakarasında, bugün Brezilya olarak bilinen yerde, şekerkamışı üretimi başladı. Yerli halkı köleleştir­me girişimleri, eski dünya hastalıklarına dayanamadıkları için, başarılı olmadı; bu yüzden sömürgeciler doğrudan Afrika’dan köle ithal etmeye başladılar. Dört yüzyıl içinde Afrika’dan Yeni Dünya’ya yaklaşık 11 milyon köle taşındı; gerçi, Afrika içlerinde ele geçirilen kölelerin en az yarısı kıyıya varmadan yolda öldü­ğü için, bu rakam bu acıya maruz kalanların tamammı yansıt­maz. On yedinci yüzyılda İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar Karayipler’de şeker plantasyonları kurunca yoğunlaşan bu kötü ticarette, damıtık içkiler merkezi bir rol oynadı.
  • Şarap kullanışlı bir para biçimiydi; fakat Avrupalı köle tüccarları brendinin daha iyi olduğunu çabucak anladılar. Bir geminin dar ambarında, daha küçük yerlere daha fazla alkol istiflemeye olanak veriyordu, yüksek alkol içeriği koruyucu madde işlevi görüyordu ve taşıma sırasında bozulma olasılı­ğı şarabınkinden azdı. Afrikalılar damıtık içkileri değerli bu­luyorlardı; çünkü aşina oldukları tahıl bazlı biralarından ve hurma şaraplarından çok daha fazla yoğun ya da “sıcak”tılar. İthal alkol içmek, Afrikalı köle tüccarları arasında bir ayrıcalık işareti haline geldi.
  • Brendi başka bakımlardan da köle ticaretinin tekerlekleri­ni yağladı. Kayıtlara geçen bir anlatıma göre, Avrupa gemileri için kanolarla mal taşıyan Afrikalılara uşak olarak günde bir şişe brendi, çalıştıkları günlerde fazladan iki ila dört şişe ve pazar günleri ikramiye olarak fazladan bir şişe brendi ödenirdi. Ağıllarda toplanan köleleri gemilere yüklemek üzere yürüte­rek sahile getiren muhafızların ücreti de brendiyle ödenirdi. Şeker üretimi sırasında ortaya çıkan posadan yapılan yeni bir sert içki bulunduktan sonra, damıtık içkiler, köleler ve şeker arasındaki bağlantılar daha da güçlendi. Bu içki romdu.
  • Çoğunlukla yerel üretilen ve tüketilen biradan ve genellikle özgül bir bölge içinde üretilen ve ticareti yapılan şaraptan fark­lı olarak rom; dünyanın çeşitli yerlerinden gelen malzemenin, insanların ve teknolojilerin buluşmasının bir sonucu ve birkaç ilginç tarihsel gücün ürünüydü. Polinezya kaynaklı olan şekeri Araplar Avrupa’ya sokmuştu, Kolomb Amerika’ya götürmüş­tü ve Afrikalı köleler tarafından yetiştirilmekteydi. Şekerin posasından damıtılan rom, Yeni Dünya’da hem Avrupalı sö­mürgeciler hem de onların köleleri tarafından tüketilmekteydi. Varlığını, Keşifler Çağının korsanlığına borçlu olan bir içkiy­di; fakat Avrupalıların uzun süre bilerek görmezlikten geldi­ği köle ticaretinin zalimliği olmadan varlığını sürdüremezdi. Rom, birinci küreselleşme döneminin zaferinin ve baskıcılığı­nın sıvı cisimleşmesiydi.
  • Melas Yasası’nın uygulanmaması, kızgınlık yaratmadığı anlamına gelmez. Yasayı çıkarmak, İngiliz hükümeti hesabına devasa bir gaftı. Kaçakçılığı sosyal olarak kabul edilebilir duruma getirerek, genel olarak İngiliz hukukuna saygıyı azalttı ve yaşamsal bir emsal oluşturdu: Ondan sonra sömürgeciler, kendi görüşlerine göre haksız vergi koyan başka yasalara da uymama hakkını kendilerinde gördüler. Sonuç olarak, Melas Yasası’nın uygulanmaması, Amerikan bağımsızlığına giden yolda bir ilk adımdı.
  • Damıtık içkiler, ateşli silahlarla ve bulaşıcı hastalıklarla birlikte, eski dünya sakinlerinin kendilerini yeni dünyanın hakimleri olarak kabul ettirmelerine yardım ederek modern dünyanın şekillenmesine yardım ettiler. Alkollü içkiler, mil­yonlarca insanın köleleştirilmesinde ve yerinden edilmesinde, yeni ülkelerin kurulmasında ve yerli kültürlere boyun eğdiril­mesinde rol oynadılar. Bu utanç verici mirasın daha sevecen yansımaları bugün de varlığını sürdürüyor: Vergiden muaf bir şişe içkiyi el çantasına atan uçak yolcuları, uzun bir yolculukta bozulmayan ve az yer kaplayan bir alkol biçimi olduğu için bunu yapıyorlar. Vergiden muaf içki satın alanlar, tüketim ver­ gisinden kaçma arzularıyla, rom ulaklarının ve viski çocukları­nın kurulu düzen karşıtı geleneklerini sürdürüyorlar.
  • Bu yeni rasyonalizmin bütün Avrupa’ya yayılması, düşün­ce keskinliğini ve açıklığını teşvik eden, onu zamana kusursuz­ca uygun hale getiren yeni bir içkinin, kahvenin yaygınlaşma­sına yansıdı. Kahve, açık havada fiziksel çalışmadan çok, masa başında oturarak zihinsel iş yapan -bugün bunlara “enformas­yon işçileri” diyoruz- ve kahvenin zihinsel yeteneklerini kes­kinleştirdiğini fark eden bilim insanlarının, entelektüellerin, tüccarların ve katiplerin tercihli içkisi oldu: İş gününü düzen­lemelerine yardım ediyor, uyanık tutup sabahtan akşama ka­dar çalışmalarını sağlıyordu. Kibar sohbeti ve tartışmayı teşvik eden ve bir eğitim, tartışma ve kendini geliştirme forumu olan sakin, ayık ve saygın kuruluşlarda ikram ediliyordu.
  • Biranın keşfiyle ilgili efsanelerde olduğu gibi, bu masalar da bir parça doğruluk içerebilir; zira kahve içme adeti ilk kez on beşinci yüzyılın ortasında Yemen’de popüler olmuş görünüyor. O tarihten önce dinçleştirici etkisinden ötürü kah­ve taneleri çiğnenmiş olabilir; fakat kahve tanelerinden bir içki yapma pratiği Yemen’e ait bir yeniliktir ve 1470 civarında ölen Sufi alim Muhammed el-Dhabhani’ye atfedilir. O sırada, Sufiler tarafından benimsenen kahve, gece zikirlerinde uykuyu savuşturmak için kullanılırdı.
  • On yedinci yüzyılın sonuna kadar, dünyanın tek kahve te­darikçisi Arabistan’dı. Parisli bir yazarın 1696’da yazdığı gibi, “Kahve Mekke civarında toplanır. Oradan Cidde Limanı’na taşınır. Sonra gemilerle Süveyş’e götürülüp, develerle İskende­riye’ye taşınır. Burada, Mısır depolarında, Fransız ve Venedikli tüccarlar kendi ülkeleri için istedikleri kahve çekirdeklerini sa­tın alırlar.” Hollandalılar kahveyi bazen doğrudan Moha’dan gemilere yüklerdi. Fakat kahvenin popülerliği arttıkça, Avru­pa ülkeleri bu yabancı ürüne bağımlılıklarından endişe etmeye başladılar ve kendi arz kaynaklarını oluşturmaya koyuldular. Araplar, tekellerini korumak için ellerinden gelen her şeyi yap­tı. Kahve taneleri tohum olarak kullanılmasın diye gemilere yüklenmeden önce kavruluyor, yabancılar kahve üretim böl­gelerinden uzak tutuluyordu . On yedinci yüzyılda Doğu Hint Adaları’nda egemen Av­rupa ülkesi olarak Portekiz’in yerini alan, baharat ticaretinin kontrolünü ele geçiren ve kısa sürede dünyanın önde gelen ticari gücü olan Hollanda, Arap tekelini kıran ilk ülke oldu. Hollandalı denizciler Arap kahve ağaçlarından gizlice dal ke­sip Amsterdam’a götürdüler ve orada seralarda başarıyla ye­tiştirdiler. 1690’larda Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası, Java adasındaki Batavia’da kahve plantasyonları kurdu. Bir­ kaç yıl içinde, doğrudan Rotterdam’a nakledilen Java kahvesi Hollandalılara kahve pazarının denetimini kazandırdı. Arap kahvesi, uzmanlara göre lezzeti üstün olmasına karşın, fiyat rekabetine dayanamadı.
  • Kahve dinsel bir içecek olarak Yemen’den yola çıkıp uzun bir mesafe katetmişti. Arap dünyasına yayıldıktan sonra bütün Avrupa’yı kucaklamış ve ardından da Avrupalı güçler tara­fından tüm dünyaya yayılmıştı. Kahve, alkolün bir alternatifi, özellikle entelektüellerin ve işadamlarının tercih ettiği bir al­ternatif olarak dünya çapında üne kavuşmuştu. Fakat bu yeni içkinin tüketilme tarzı, içkinin kendisinden de önemliydi: Kah­ve kadar muhabbet de dağıtan kahvehanelerde tüketiliyordu. Kahvehaneler sosyal, entelektüel, ticari ve siyasal alışverişe tamamen yeni bir ortam sağladılar.
  • Kahvehane tartışmaları kamuoyunu hem şekillendiriyor, hem yansıtıyordu; kamusal dünya ile özel dünya arasında ben­zersiz bir köprü kuruyordu. Teoride kahvehaneler tüm erkek­ lere açık (en azından Londra’ da kadınlar dışlandığı için) kamu­sal yerlerdi; fakat ev tarzında döşenmeleri, rahat mobilyalan ve daimi müşterilerin varlığı kahvehanelere rahat ve sıcak bir ev havası veriyordu. Patronların, dış dünyada geçerli olmayan belli kurallara saygılı olmaları beklenirdi. Racona göre, sosyal farklılıklar kahvehanenin kapısında bırakılmalıydı: O zamanın bir şiirinin sözleriyle, “Kibar takımı, esnaf, burada herkes hoş karşılanır, birbirini kırmadan herkes yan yana oturur.” Sağlığa alkollü kadeh kaldırmak yasaktı ve kavga çıkaran kişi, orada bulunanlara birer kahve ısmarlamak zorundaydı.
  • Değişen ortaklıklarla, hisse alım satımlarıyla, sigorta dü­zenlerinin gelişmesiyle ve borçlanarak kamu finansmanıyla birlikte, özel ve kamu maliyesindeki bu hızlı yenilik dönemi dünyanın mali merkezi olarak Londra’nın Amsterdam’ın ye­rini almasıyla sonuçlandı ve bugün Mali Devrim olarak bili­niyor. Pahalı sömürge savaşlarına fon sağlama ihtiyaa mali devrimi zorunlu kıldı; kahvehanelerin bereketli entelektüel ortamı ve kurgucu ruhu ise olanaklı kıldı. Principia’nın mali alandaki eşdeğeri, İskoç iktisatçı Adam Smith’in yazdığı Ulus­ların Zenginliği’ydi. Kitap, doğmakta olan serbest piyasa ka­ pitalizmi öğretisini açıklayıp savunuyordu. Bu öğretiye göre, hükümetlerin ticareti ve refahı teşvik etmelerinin en iyi yolu, insanlara karışmamaktı. Smith kitabının çoğunu, Londra’da­ki üssü ve posta adresi, kitabının ilk bölümlerini verip eleş­tiri ve yorumlarını aldığı İskoç entelektüellerin buluşma yeri olan British Kahvehanesinde yazdı. Londra’nın kahvehaneleri, modern dünyayı şekillendiren bilimsel ve mali devrimlerin potasıydı.
  • Bugün kahve ve kafein içeren içeceklerin tüketimi ev içinde ve dışında o kadar yaygındır ki, kahveyle tanışmanın etkisini ve ilk kahvehanelerin çekiciliğini hayal etmek zordur. Bugün­kü kafeler, tarihsel atalarının ünü yanında sönük kalır. Yine de bazı şeyler değişmemiş. Kahve hala tartışmak, düşünce ve bil­gi alışverişinde bulunmak ve geliştirmek için buluşulduğunda içilen içkidir. Komşuda içilen sabah kahvesinden akademik konferanslara ve iş toplantılarına kadar, kendini kaybetme ris­ki olmadan alışverişi ve işbirliğini kolaylaştıran içkidir.
  • İnternet kafeler ve kablosuz intemet noktalan kafein-yakıtlı bilgi alışverişini kolaylaştırırken ve kafe zincirleri seyyar işçile­rin fiili büroları ve toplantı yerleri haline gelirken, bunda o ilk kahvehane kültürünün uzak bir yansımasını yakalamak ola­naklıdır. Bugünkü kahve kültürünün ve Starbucks kahvehane zincirinin merkezi olan Seattle kentinin aynı zamanda dün­yanın en büyük yazılım ve intemet firmalarından bazılarının üssü olması şaşırtıcı değil mi? Kahvenin yenilikçilikle, akılla ve ağ oluşturmayla -artı bir tutam devrimci coşkuyla- ilişkisinin uzun bir geçmişi vardır.
  • İngilizlerle bütünleşen ve bugüne kadar da öyle kalan yeni bir içki -en azından Avrupalılar için yeni- imparatorluğun ge­nişlemesi ile sınai gelişmeyi ilişkilendirdi. Çay, Avrupa’nın do­ğuyla ticaretinin genişlemesine temel sağladı. Çay ticaretinden elde edilen karlar İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nın, İngiltere’nin doğudaki fiili sömürge hükümeti haline gelen ticari bir örgütlenmenin Hindistan’daki ilerlemesinin finans­manına yardımcı oldu. Başlangıçta lüks bir içecek olan çay, te­petaklak düşüp çalışanların içkisi, makineyle çalışan yeni fab­rikalara insan gücü sağlayan işçilerin yakıtı oldu. Kibar öğleden sonra çaylan ve işçilerin çay molalarıyla bu içecek, İngiltere’nin kendisini uygar, çalışkan bir güç ola­rak görmesine çok uygundu. Bu ideal İngiliz içeceğinin baş­langıçta Çin’den, dünyanın öbür ucundaki o geniş ve gizemli dominyondan ithal edilmiş olması, çayın yetiştirilmesinin ve işlenmesinin Avrupalı içicilere son derece gizemli gelmiş olma­sı ne tuhaf. İçicileri ilgilendiren, çay sandıklanydı ve onlar da Kanton’daki rıhtımda ortaya çıkıyordu: Çay, Mars’tan da gele­bilirdi. Öyle de olsa, çay İngiliz kültürünün merkezi bir parça­sı haline geldi. Çin’in muazzam imparatorluğunun çarklarını yağlayıp düzgün çalıştıran çay, yeni topraklar fethedebilirdi: İngilizlerin gönlünü kazanan çay tüm dünyaya yayıldı ve dün­ yada sudan sonra en fazla tüketilen içki oldu. Çayın öyküsü emperyalizmin, sanayileşmenin ve dünya egemenliğinin öyküsüdür.
  • Çay, sürekli yeşil kalan bir çalının kuru yaprakları, tomur­cukları ve çiçekleriyle demlenir; Latince adı Camellia sinensis olan bu bitki, Hindistan-Çin sınırında doğu Himalaya cangıl­larında gelişmiş gibi görünüyor. Tarihöncesi zamanlarda in­sanlar çay yapraklarının çiğnenince dinçleştirici ve yaralara sürülünce de sağaltıcı etkisini fark etmişlerdi. Çay, Güneyba­tı Çin’de tıbbi bir lapa olarak da tüketilirdi; bugünkü Kuzey Tayland’a denk düşen yerde yaşayan kabileler, soğancık, zen­cefil ve diğer malzemelerle karıştırılan doğranmış çay yaprak­larını buğulayıp ya da kaynatıp topak biçimine getirir, daha sonra tuz, sıvı yağ, sarmısak, katı yağ ve kurutulmuş balıkla birlikte yerlerdi. Çay, bir içecek olmadan önce bir ilaç ve yiye­cek maddesiydi. Çayın tam olarak ne zaman ve nasıl Çin’e yayıldığı belli de­ğildir; fakat MÖ altıncı yüzyılda Buddha olarak bilinen Sidd­hartha Gautama tarafından kurulan dine mensup olan Budist keşişlerin yardımıyla olmuş gibi görünüyor.
  • Çaydan bahseden en eski Çin kaynağı MÖ birinci yüzyıla, Shen Nung’un sözde keşfinden 26 yüzyıl sonraya aittir. Başlan­gıçta belirsiz bir tıbbi ve dinsel içki olan çay, Çin’de ilk kez o sırada evcil bir içki olmuş gibi görünüyor: Zamanın bir kitabı, Hizmetçilerin Çalışma Kuralları, çayı satın almanın ve ikram et­menin doğru yollarını tarif eder. Çay MS dördüncü yüzyılda o kadar popülerleşmişti ki, basitçe yabani çay bitkisinin yap­raklarını toplamak yerine, bilinçli olarak çay tarımına başlama zorunlu oldu. Çay bütün Çin’e yayıldı ve Tang hanedanlığı sı­rasında (MS 618-907), Çin tarihinde altın çağ olarak görülen bir dönemde Çin’in ulusal içkisi haline geldi. O sırada Çin dünyadaki en büyük, en zengin ve en kalaba­lık imparatorluktu. Nüfusu 630 ila 755 yılları arasında üçe kat­lanıp 50 milyonu aştı ve başkenti Ch’angan (bugünkü Xi’an) yaklaşık iki milyon kişinin yaşadığı yeryüzündeki en büyük metropoldü. Çin’in dış etkilere özellikle açık olduğu bir zaman­da, başkent kültürel bir çekim merkeziydi. Karadan İpek Yolu boyunca, denizden ise Hindistan, Japonya ve Kore’yle ticaret gelişiyordu. Türkiye ve İran’dan giysi, saç kesme biçimleri ve polo sporu, Hindistan’dan yeni yiyecekler, Orta Asya’dan mü­zik aletleri ve danslar, aynca keçi derisi torbalarda şarap ithal ediliyordu. Çin ise ipek, çay, kağıt ve seramik ihraç ediyordu.
  • Kubilay’ın kardeşi Mengü Han, Moğol İmparatorluğu’nun büyüklüğünü ve kapsadığı alandaki çeşitliliği vurgulamak için, Moğol başkenti Karakurum’da gümüş bir içki çeşme­si yaptırdı; çeşmenin dört oluğunun birinden Çin’den pirinç birası, birinden İran’dan üzüm şarabı, bir diğerinden Kuzey Avrasya’dan bal likörü ve bir diğerinden de Moğolistan’dan kımız akıyordu. Çay görünürlerde yoktu. Fakat bu çeşmenin simgelediği geniş imparatorluğun sürdürülemez olduğu an­laşıldı ve on dördüncü yüzyılda çöktü. Yeniden başlayan çay içme coşkusu, Moğolların kovulmasından ve Ming hanedanlı­ğının (1368-1644) kurulmasından sonra Çin kültürünün kendi­sini yeniden kabul ettirmesinin bir yoluydu.
  • Çay, Japonya’da altıncı yüzyıldan beri içilmekteydi; fakat 1191’de çayın yetiştirilmesi, toplanması, hazırlanması ve içil­mesiyle ilgili en son Çin bilgileri, çayın sağlığa yararlarını gök­lere çıkaran bir kitap yazan Eisai adlı bir Budist keşiş tarafın­dan ülkeye getirildi. Japonya’nın şogun denilen askeri yöneti­cisi Minamoto Sanetomo hastalanınca, Eisai onu evde yetişti­rilen çayın yardımıyla iyileştirdi. Şogun yeni içkinin güçlü bir savunucusu oldu ve çayın popülerliği onun sarayından tüm ülkeye yayıldı. On dördüncü yüzyılda çay, Japon toplumunun her düzeyinde yaygınlaşmıştı. İklim çay tarımına çok uygun­du ve en küçük aileler bile bir çift çay ağacına bakabilir, ihtiyaç duyduğunda bir iki yaprak koparabilirdi. Eksiksiz bir Japon çay töreni, bir saatten fazla sürebilen son derece karmaşık, neredeyse mistik bir ayindir. Yalnızca çayın öğütülmesi, suyun kaynatılması, çayın konulup karıştırılması adımlarını betimlemek, kullanılan araçların özel biçimlerinin, kullanım sırasının ve özelliğinin önemini gözden kaçırmak olur. Su, belirli bir kavanozdan zarif bir bambu maşrapayla çaydanlığa aktarılmalıdır; çayın ölçüsü için özel bir kaşık kul­lanılır; özel bir karıştırıcı, kavanozu ve kaşığı silmek için kare şeklinde bir ipek bez, çaydanlığın kapağı için bir altlık ve ben­zeri gereçler olmalıdır. Bu eşyaların tümü ev sahibi tarafından doğru sırayla getirilip doğru yerlere konulmalıdır. İdeal olanı, ev sahibinin ocakta tutuşturulacak odunu da kendisinin top­lamasıdır ve bütün tören, uygun bir biçimde düzenlenmiş bir bahçedeki bir çayhanede gerçekleşmelidir.
  • Avrupa raporlarında çaydan ilk kez 1550’ler­ de söz edilir. Fakat Avrupa’ya çay sevkıyatı ilk tüccarların ak­lına gelmemişti. Portekizli gemicilerin kendi tüketimleri için az miktarda çayı Lizbon’a getirmiş olmaları olasıdır; fakat Avrupa’ya ilk ticari çay sevkıyatını ancak 1610’da bir Hollan­da gemisi yaptı. Çay Hollanda’dan 1630’larda Fransa’ya ve 1650’lerde İngiltere’ye ulaştı. Bu ilk çay, Çinlilerin her zaman tükettikleri türden yeşil çaydı. Taze toplanan yeşil yaprakla­rın bir gece bırakılıp oksitlenmesi sağlanarak yapılan siyah çay, Ming hanedanlığı döneminde ortaya çıktı; kökeni sırdır. Çinliler onu yalnızca yabancıların tüketmesine uygun görme­ye başladılar ve sonunda Avrupa’ya yapılan ihracata siyah çay egemen oldu. Çayın kaynağı konusunda hiçbir fikre sahip ol­mayan Avrupalılar, yeşil ve siyah çayın tamamen farklı iki bo­tanik tür olduğunu sandılar. Çay, kahveden birkaç yıl önce Avrupa’ya gelmesine kar­şın, çoğunlukla fazla pahalı olduğu için on yedinci yüzyılda çok etkili olmadı. 1630’lardan itibaren sağlığa yararlarını tartı­şan Hollanda’da lüks ve tıbbi bir içki olarak tüketilmeye baş­landı.
  • Avrupalılar çaya süt de eklediler. 1660’ta İngilizce bir çay rek­lamı çayın birçok tıbbi yaran arasında şunları da sayıyordu: “iç organlan güçlendirir (su ve sütle hazırlanıp içildiği için), vere­ mi önler, karın ağrısını ya da bağırsak sanasını giderir.” Çayın 1659 ila 1700 arası dönemde aristokratlar arasında kısa süreli bir cazibeye sahip olduğu Fransa’da da hem lezzet için, hem ılıtmak için çayı sütle içmeye başladılar. Çayı sütle soğutmak hem içeni, hem zarif porselen fincanı koruyordu.
  • On sekizinci yüzyılın başında İngiltere’de hemen hemen hiç kimsenin çay içmediğini, yüzyılın sonunda ise neredeyse herkesin içtiğini söylemek fazla abartı olmaz. 1699’da yaklaşık 6 ton olan resmi ithalat, bir yüzyıl sonra 11 bin tona çıktı ve yarım kilo çayın yüzyılın sonundaki fiyatı, yüzyılın başında­ki fiyatının yirmide biriydi. Üstelik bu rakamlar kaçak ithalatı kapsamıyor. Kaçak çay, çay vergisinin önemli miktarda düşü­rüldüğü 1784’e kadar ithalat hacmini ikiye katlamış olabilir. Tüketilen çay miktarına dair rakamların netliği konusunda kuşku yaratan bir başka faktör de; çayı, genellikle kimyasal boyalarla boyanıp gizlenmiş külle, söğüt yapraklarıyla, teste­re talaşıyla, çiçeklerle ve daha kuşkulu maddelerle -bir anla­tıma göre koyun gübresiyle- karıştırıp çoğaltma şeklinde ger­çekleşen yaygın sahtecilikti. Yapraktan fincana kadar uzanan zincirin neredeyse her evresinde çaya şu ya da bu şekilde bir şeyler karıştırılırdı; bu nedenle tüketilen miktar, ithal edilen miktardan çok daha fazlaydı. Siyah çayın popülerleşmesi de, bu sahteciliğin bir yan ürünüydü: Sahte yeşil çay yapmak için kullanılan kimyasalların çoğu zehirliydi; oysa siyah çay, karı­şımlı olduğunda bile daha güvenliydi. Siyah çay daha yumu­şak, daha az acı olan yeşil çayın yerini alınca, lezzet katmak için şeker ve süt eklendi.
  • Çay, 1662’de II. Charles’ın Portekiz Kralı IV. Joao’nun kızı Bragançalı Catherine’le evlenmesinden sonra İngiliz sarayında moda olunca, ilk büyük atılımını yaptı. Catherine’in muazzam çeyizi; Portekiz’e ait Tangier ve Bombay ticaret noktaları, de­nizaşırı Portekiz iyelikleriyle ticaret hakkı, bir servet değerin­de altın ve bir sandık çaydan oluşuyordu. Catherine sadık bir çay içicisiydi ve kendisiyle birlikte alışkanlığını da getirdi.
  • Çay içen kraliçenin sağladığı ilk ivmeden sonra, çayın yük­ selişindeki ikinci faktör, Doğu Hint Adalan’ndan İngiltere’ye ithalat tekeli verilen Doğu Hindistan Kumpanyası’nın rolüy­dü. Başlangıçta Çin’e doğrudan ulaşma olanağından yoksun olmasına karşın, kumpanyanın kayıtları 1660’larda “Kumpan­ya tarafından tamamen ihmal edildiğini” sanmasın diye krala hediye olarak Hollanda’dan az miktarda “iyi çay” getirmeye başladığını gösteriyor. Kumpanya, bu ve diğer hediyelerle Charles’ın desteğini kazandı ve Charles, kumpanyaya toprak edinme, para basma, ordu besleme, ittifaklar kurma, savaş ilan etme, barış yapma ve adalet dağıtma haklarını da kapsayan geniş yetkiler verdi. Basit bir ticaret şirketi olarak işe başlayan kumpanya sonraki yüzyılın seyri içinde İngiliz gücünün doğu­daki tezahürü oldu. İskoç iktisatçı ve yazar William Playfair’in 1799’da gözlemlediği gibi, “Hindistan Kumpanyası sınırlı bir tüccarlar topluluğundan, Doğu’nun Yargıcı haline geldi.” Bu­nun nedeni büyük ölçüde kumpanyanın çay ticaretini geliştir­me, genişletme ve ondan kar etme tarzıydı.
  • Çay bilgisi ve çayın evde kibar ortamlarda törensel tüke­timi, gelişmişliği göstermenin bir aracı haline geldi. Ayrıntılı çay partileri, Çin ve Japon çay törenlerinin İngiliz eşdeğeri olarak doğdu; bu partilerde çay, Çin’den ithal edilen porselen fincanlarda ikram edilirdi. Yazarlar çayın nasıl hazırlanması, rütbelerine göre konuklara hangi sırayla ikram edilmesi, hangi yiyeceklerle sunulması, konukların ev sahibine nasıl teşekkür etmeleri gerektiği konusunda öğütler veriyorlardı. Çay yalnız­ca bir içecek değildi artık; tamamen yeni bir öğleden sonra ye­meği haline geldi.
  • Yoksullar için çay giderek güç yetirilebilir bir lüks, ardından da zorunlu bir ihtiyaç oldu: Az miktarda çayı fazla suyla dem­leyerek çoğaltma ya da kullanılmış çay yapraklarını yeniden kullanma gibi hileler sonunda çayı bir biçimde herkesin men­ziline soktu. On sekizinci yüzyılın ortasından itibaren ev hiz­metçilerinin ücretlerine özel çay ödenekleri de eklendi; 1755’te İngiltere’yi ziyaret eden bir İtalyan “sıradan hizmetçi kızlar bile günde iki kez çay içmelidirler” diyordu. Çay, dünyanın öbür ucundan gelmesine karşın, sonunda sudan sonra en ucuz içecek oldu. On dokuzuncu yüzyılın başında İskoç bir gözlem­ci “Ticari ve mali sistemimiz o kadar oturmuştur ki, dünyanın doğu ucundan getirilen çay ile Batı Hint Adaları’ndan getiri­len şeker birleşip biradan ucuz bir içki meydana getirirler,” diyordu. Çay soğuk yiyeceklerle birlikte tüketildiğinde, sıcak bir yemek yanılsaması yaratmaktaydı. Bazıları çayın yoksullar tarafından benimsenmesini ayıplayıp, zenginlerin alışkanlıkla­rını taklit etmek yerine, paralarını daha besleyici yiyeceklere harcamaları gerektiğini savundular. Bir yasa koyucu, yıllık ge­liri 50 sterlinin altında olanlara çayın yasaklanmasını bile öner­di. Fakat bir on sekizinci yüzyıl yazarının işaret ettiği gibi, işin doğrusu şuydu: “Şimdi yoksun kalsalardı, yalnızca ekmek ve suyla baş başa kalırlardı. Çay içmek yoksulların sıkınbsının ne­deni değil, sonucudur.” Kraliçelerin içeceği, son çare içeceği de olmuştu. İngiliz toplumunun en tepesinden en dibine kadar, herkes çay içiyordu.
  • Çay dünyanın en eski imparatorluğundan gelip en yeni imparatorluğunun kalbine girmişti. İngilizler evlerinde oturup fincanlarındaki çayı içerken, deniz aşırı imparatorluklarının büyüklüğünü ve gücünü hissediyorlardı. Çayın yükselişi İngiltere’nin bir dün­ya gücü olarak büyümesiyle iç içe geçti ve İngiltere’nin ticari ve emperyal gücünün daha da genişlemesinin yolunu açtı.
  • Fabrika sahipleri işçilerine ik­ramiye olarak bedava “çay molaları” vermeye başladılar. Ge­nellikle tarım işçilerine verilen biradan farklı olarak, kafeinin varlığı sayesinde çay zihni donuklaştırmıyor, aksine keskinleş­tiriyordu. Çay, işçileri uzun ve sıkıcı vardiyalarda uyanık tutu­yor, hızlı hareket eden makinelerle çalışırken yoğunlaşmalarını sağlıyordu. Bir el dokumacısı ya da iplikçisi ihtiyaç duyduğun­da dinlenebilirdi; fabrikadaki işçi bunu yapamazdı. Fabrika iş­çileri iyi yağlanmış bir makinenin parçaları gibi çalışmak zo­rundaydılar ve çay, fabrikaların pürüz çıkmadan çalışmalarını sağlayan yağdanlıktı.
  • Çayın doğal anti bakteriyel özellikleri de bir avantajdı; çün­kü çay yapımında kullanılan su yeterince kaynatılmadığın­da bile, suyla bulaşan hastalıkların yaygınlığını azaltıyordu. İngiltere’de dizanteri vakalarının sayısı 1730’lardan itibaren azaldı; 1796’da bir gözlemci dizanteri ve suyla bulaşan diğer hastalıklar için, “O kadar azalmıştır ki, Londra’da neredeyse adları bile bilinmiyor, ” diyordu. On dokuzuncu yüzyılın ba­şında, doktorlar ve istatistikçiler, ulusun sağlığındaki iyileş menin en olası nedeninin çayın popülerliği olduğu konusunda hemfikirdi. Bu durum, British Midlands’ın sanayi kentlerinde­ ki fabrikaların etrafında kurulan yaşam alanlarında hastalık riski olmadan daha fazla işgücü paketlemeye olanak veriyor­du. Çay bebeklerin de yararınaydı; çünkü çaydaki anti bakte­riyel tanen asidi, emziren annelerin sütüne kolayca geçer. Bu da bebek ölüm oranlarını düşürüyor ve tam da sanayi devrimi kök salarken büyük bir emek havuzu sağlıyordu.
  • Yasa yürürlüğe girip kum­panyanın çay yüklü gemileri Amerika’ya ulaşınca, sömürgeciler gemilerin yük boşaltmalarını engellediler. 16 Aralık 1773’te, Mo­hawk Kızılderilileri gibi giyinen bir grup protestocu, kumpan­yanın Boston Limanı’ndaki üç gemisine çıktı. Üç saat içinde 342 sandık çayı denize döktüler. Bunu diğer limanlarda benzer “çay partileri” izledi. İngiliz hükümeti Mart 1774’te Doğu Hindis­tan Kumpanyası’nın zararları tazmin edilinceye kadar Boston Limanı’nın kapatıldığını ilan ederek karşılık verdi. Bu “Daya­nılmaz Yasalar”ın ilkiydi -İngiltere’nin sömürgelere otoritesi­ni kabul ettirmek için 1774’te çıkardığı, fakat 1775’te Devrimci Savaşı’nın başlamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayan bir dizi yasa. Acaba kumpanyanın çıkarlarından daha az etki­lenen bir hükümet çay partilerine omuz silkebilir miydi, ya da sömürgecilerle bir uzlaşmaya varabilir miydi? (Amerikan tara­fında, örneğin Benjamin Franklin, tahrip edilen çayın bedelinin ödenmesini savunuyordu. ) Çok geçmeden çay anlaşmazlığının, İngiltere’nin Amerika’daki sömürgelerini kaybetmesi yönünde belirleyici bir adım olduğu anlaşıldı.
  • Bütün bunlar İngiliz tüccarlar için bir zafer, Çin için ise son derece alçaltıcıydı. Çinlilerin yenilmezliği ve üstünlüğü miti yerle bir olmuştu. Sürekli tekrarlanan dinsel isyanları bastı­ramayan Mançu hanedanının otoritesi zaten aşınmıştı; şimdi de uzaktaki küçük bir ada tarafından yenilgiye uğratılmış ve limanlarını barbar tüccarlara ve misyonerlere açmak zorun­da kalmıştı. Batılı güçler görünüşte Çin’i dış ticarete açılmaya zorlamak için yeni savaşlar çıkardıkça, on dokuzuncu yüzyılın geri kalan kısmının seyri de değişmedi. Çinlilerin her yenilgi­si, yabancı güçlerin ticari amaçlarına ek ödünleri beraberinde getirdi. Hala ithalata hakim olan afyon ticareti yasallaştırıldı; İngiltere Çin’in gümrük hizmetlerinin denetimini eline aldı; tekstil ve diğer sanayi ürünlerinin ithalatı Çinli zanaatçıları za­yıflattı. Çin; İngiltere, Fransa, Rusya, Amerika ve Japonya’nın emperyalist düşmanlıklarını sergiledikleri bir alan haline gel­di. Bu arada, Çinlilerin yabanalara yönelik nefret duyguları arttı ve şaha kalkan yolsuzluk, eriyen bir ekonomi ve kükreyen afyon tüketimi, bir zamanların güçlü uygarlığının çatırdaması­na neden oldu. Amerika’nın bağımsızlığı ve Çin’in yıkımı: İşte, çayın İngiliz imparatorluk politikası ve onun aracılığıyla dün­ya tarihinin seyri üzerindeki etkisinin mirası.
  • Birkaç yıl içinde Çin, İngiltere’nin baş çay tedarikçisi ol­maktan çıkmıştı. Rakamlar her şeyi anlatıyor: İngiltere 1859’da Çin’den 31 bin ton çay ithal etmekteydi, bu rakam 1899’da 7 bin tona inmişti; Hindistan’dan ithal edilen çay ise 100 bin tona çıkmıştı. Hindistan çay sanayinin yükselişi Çin’in çay çiftçile­ri üzerinde yıkıcı bir etki yarattı ve ülkenin istikrarsızlığına; derinleşip yirminci yüzyılın ilk yarısında kaotik bir isyanlar, devrimler ve savaşlar dönemine dönüşen bir istikrarsızlığa katkıda bulundu. Ne var ki, Doğu Hindistan Kumpanyası, İngiltere’yi Çin çayından vazgeçirme planının başarısını gö­remedi. 1857’de Bengal ordusunun, kumpanyanın yönetimine başkaldırmasıyla başlayan Hint Ayaklanması, İngiliz hüküme­tini Hindistan’ın kontrolünü doğrudan ele almaya itti ve kum­panya 1858’de lağvedildi. Hindistan bugün de dünyanın önde gelen çay üreticisi ve tüketicisidir: Dünya çay üretiminin yüzde 23’ünü tüketen Hindistan’ı yüzde 16’yla Çin ve yüzde 6’yla İngiltere izliyor. Kişi başına çay tüketimi sıralamasında İngiltere’nin emperyal etkisi, eski sömürgelerinin tüketim kalıplarında açıkça görülü­yor. İngiltere, İrlanda, Avustralya ve Yeni Zelanda en çok çay tüketen ilk on iki ülke arasında yer alan dört batılı ülkedir; Ja­ponya dışında geri kalanlar, çayın tüketiminin alkol yasağı ne­deniyle yüksek olduğu Ortadoğu ülkeleridir. Amerika, Fransa ve Almanya listenin alt sıralarında yer alırlar; her birinde kişi başına tüketim, İngiltere ya da İrlanda’da kişi başına tüketilen çayın onda biri kadar: Çay yerine kahveyi tercih ediyorlar.
  • Çayın öyküsü İngiliz İmparatorluğu’nun hem yenilikçi, hem yıkıcı gücünü ve menzilini yansıtır. Çay, bir yüzyıl kadar bir süre dizginsiz bir küresel süper güç olan bir ulusun tercih­li içkisiydi. İngiliz yöneticiler, Avrupa’nın ve Kırım’ın savaş meydanlarında İngiliz askerlerin ve Midlands fabrikalarında İngiliz işçilerin yaptıkları gibi, gittikleri her yerde çay içtiler. İngilizler o zamandan beri çay içen bir ulustur. İngiliz impa­ratorluğunun ve ona yakıt olan içkinin tarihsel etkisi, bugün dünyanın her tarafında hala görülebilir.
  • Sanayicilik ve tüketimcilik ilk önce İngiltere’de kök saldı; fa­kat yeni bir sınai üretim yaklaşımı sayesinde gelişip güçlendiği yer Amerika Birleşik Devletleri oldu. Sanayi öncesi dönemde bir ürün baştan sona bir zanaatkarın elinden çıkıyordu. İngiliz sanayi yaklaşımı ise; imalat sürecini birkaç evreye bölüp, her kalem malı bir evreden diğerine geçirmek ve olanaklı oldu­ğu yerlerde emek tasarrufu sağlayan makineler kullanmaktı. Amerikan yaklaşımı, imalatı montajdan ayırarak daha da ileri gitti. Uzmanlaşmış makineler kullanılarak çok sayıda birbiri­nin yerine geçebilir parça üretilir, bu parçalar daha sonra bir araya getirilerek bitmiş ürüne dönüştürülürdü. Önce silahlarla başlayan ve daha sonra dikiş makinelerine, bisikletlere, araba­ lara ve diğer ürünlere de uygulanan bu yaklaşım, Amerikan imalat sistemi olarak anıldı. Bu yaklaşım, kısa sürede Ameri­ kan yaşam tarzının ayrılmaz bir parçası haline gelen tüketim mallarının seri üretimini ve pazarlanmasını olanaklı kıldığı için, Amerika’nın sınai gücünün temeliydi.
  • İngilizler Amerikan sanayi makineleri ithal ettiğinde, bu, sınai liderliğin bir ülkeden diğe­rine geçtiğinin kesin bir işaretiydi. 1900’de Amerikan ekonomi­si İngiltere’yi geçip yeryüzündeki en büyük ekonomi olmuştu. On dokuzuncu yüzyılda Amerika ekonomik gücünü ülke içine yoğunlaştırdı, yirminci yüzyılda ise dışa yöneltip iki dünya savaşına belirleyici bir biçimde müdahale etti. Amerika Birleşik Devletleri ondan sonra Sovyetler Birliği ile üçüncü savaşa, Soğuk Savaş’a tutuştu; iki taraf askeri olarak denkti, bu nedenle çekişme bir ekonomik güç çekişmesi halini aldı ve sonunda Sovyetler Birliği rekabet edemez duruma geldi. Hak­lı olarak Amerikan yüzyılı denilen yirminci yüzyılın sonuna gelindiğinde Amerika Birleşik Devletleri dünyanın tek süper gücüydü, farklı ulusların küresel ölçekte ticaret ve iletişimle giderek daha sıkı birbirine bağlı olduğu bir dünyada egemen askeri ve ekonomik güç olarak rakipsizdi.
  • İngiliz imparatorluğunun öyküsü bir fincan çayda görülebildi­ği gibi, Amerika’nın küresel üstünlüğe yükselişinin öyküsü de Coca-Cola’nın, o kahverengi, tatlı ve fışırtılı içeceğin öyküsüy­le paraleldir.
  • Coca-Cola’nın ve diğer tüm yapay karbonatlı alkolsüz içki­lerin dolaysız atası, 1767 civarında Leeds’te bir bira fabrikasın­da İngiliz bilim ve din adamı Joseph Priestley tarafından üretil­di. Priestley, sıra dışı dinsel görüşlerine karşın her şeyden önce bir din adamıydı ve kekemeydi; yine de bilimsel araştırmalara zaman buluyordu. Bir bira fabrikasının yanında yaşıyordu ve fermantasyon teknelerinden fokurdayıp çıkan, o sırada “sabit hava” olarak bilinen gazdan büyülendi. Priestley bu gizemli gazın özelliklerini araştırmaya koyuldu. Mayalanmakta olan biranın yüzeyine bir mum tutarak işe başladı ve gaz tabaka­ sının mumun alevini söndürdüğünü fark etti. Sonra mumdan çıkan ve gaz tarafından taşınan duman kısa bir süre gazın gö­rünmesini sağladı ve teknenin kenarından taşıp yere aktığını açığa çıkardı. Demek ki, gaz havadan daha ağırdı. Priestley bir mayalanma teknesinin üzerinde bir bardaktan diğerine hızla su dökerek gazın suda çözülmesini sağlayabilir, “son derece hoş köpüklü su”yu üretebilirdi. Bugün o gazı karbondioksit, suyu da soda olarak biliyoruz.
  • Koka yapraklarının uyarıcı etkisi Güney Amerika halkla­rı arasında eskiden beri bilinmekteydi; koka, “İnkaların ilahi bitkisi” olarak biliniyordu. Az miktarda koka yaprağı çiğnen­diğinde, yine çok az miktarda, alkaloit bir uyuşturucu olan ko­kain salgılanır. Kokain küçük dozlarda alındığında tıpkı kafein gibi zihni uyanık tutup iştahı bastırarak, çok az yiyecekle ya da uykuyla And Dağları’nı aşmayı olanaklı kılar. Kokain 1855’te koka yapraklarından yalıtıldı ve ardından, bir alternatif olarak afyon bağımlılığının tedavisine yardımcı olabileceğini düşünen batılı bilim insanları ve doktorların ilgi alanına girdi. (Kokainin de bağımlılık yarattığının farkında değildiler.) Pemberton, tıp dergilerindeki koka tartışmalarım yakından izledi ve 1880’ler­ de o ve kocakarı ilaçları yapan diğerleri haplarına, iksirlerine ve yağlarına kokain de katmaya başladılar.
  • Pemberton kokalı şarap formülünü kopya edip buna kola suyu ekledi. Batı Afrika’da yetişen kola bitkisinin taneli yemişleri, neredeyse kokayla aynı zamanda farkına varılan bir başka ha­rika ilaçtı ve yaklaşık yüzde 2 kafein içerdiği için, çiğnendi­ğinde dinçleştirici bir etki yaratıyordu. Güney Amerika’daki koka yaprakları gibi, kola yemişleri de kuzeydeki Senegal’dan güneydeki Angola’ya kadar Batı Afrika’daki yerli halklar ta­rafından bir uyarıcı olarak değerli sayılmaktaydı. Nijerya’daki Yoruba halkı tarafından dinsel törenlerde kullanılıyor, Sierra Leone halkı ise kola yemişlerinin sıtmayı iyileştirdiğine inanıyor­du. On dokuzuncu yüzyıl Amerika’sında, benzer etkilerinden ötürü, kocakarı ilaçlarında kola ile koka birbirine karıştırılırdı.
  • Mayıs 1886’da Pemberton artık formülden memnundu; şimdi bir ada ihtiyacı vardı. Frank Robinson adlı iş arkadaşının önerisi; Coca-Cola oldu. Ad, doğrudan, içeceğin iki ana bileşe­ ninden türetilmişti; Robinson’ın daha sonra anlathğına göre, “iki C reklamda iyi görünür” diye düşünmüş. Coca-Cola’nın bu ilk sürümü az miktarda koka özü, dolayısıyla bir miktar koka­in içermekteydi. (Kokain yirminci yüzyılın başında formülden tamamen çıkarıldı; fakat koka yapraklarından çıkarılan diğer özler bugüne kadar içkinin bir parçası olarak kalmaya devam etti.) Dahası, bahçesinde deney yapan bir amatörün tesadüfen bulduğu bir karışımın sonucu yaratılmadı, aksine, sahte ilaçlar yapan deneyimli birinin aylarca süren bilinçli ve sıkıntılı ça­lışmasının sonucuydu. Bunlar, Coca-Cola Company’nin bugün görmezlikten gelmeyi tercih ettiği gerçeklerdir.
  • Coca-Cola Amerika’yı ele geçirmişti: Artık, Amerikan nüfuzunun yayıldığı her yere giderek dünyayı ele geçirmeye hazırdı.
  • Dünyada birliklerin konumlandığı her yere Coca-Cola şi­şeleri sevkıyatı, kısmen gemi kapasitesine bağlı olduğu için, verimli değildi. Bu nedenle olanaklı olan yerlerde askeri üs­lerin içinde özel şişeleme fabrikaları ve soda büfeleri kuruldu; yani yalnızca Coca-Cola şurubunun sevkıyatı yeterliydi. Bir­ çok askeri personele göre, bu makineleri kurup çalıştıran Co­ca-Cola elemanları, uçakları ve tankları çalıştıran makinistler kadar önemliydi. Onlara ayrıcalıklı “teknik gözlemci” statüsü ve askeri rütbeler verildi; öyle ki, “Coca-Cola albayları” olarak anılır oldular. “Coca-Cola albayları”, savaş sırasında tüm dün­ yada en az 64 askeri şişeleme fabrikası kurup, yaklaşık 10 mil­yar içimlik kola ikram ettiler. Teknik gözlemciler çalılıklarda kullanmak için taşınabilir bir Coca-Cola pompası ve denizal­tılarda kullanıma uygun ince bir pompa da geliştirdiler. Coca­-Cola denizaşırı Amerikan üslerine yakın sivillere de ulaştırıldı. Polinezyalılardan Zululara kadar dünyanın her tarafında in­sanlar Coca-Cola’yı ilk kez tattı.
  • Altı ay içinde Kuzey Afrika’da üretime ge­çildi ve ertesi yıl, Normandiya çıkartmasından sonra Müttefik birlikler Batı Avrupa’da ilerlerken Coca-Cola da onları izledi. Ren’i geçme muharebesinde Amerikan birliklerinin kullandığı parola “Coca-Cola”ydı.
  • Coca-Cola 1940’ların sonunda denizaşırı operasyonları­nı hızla genişletti; öyle ki, 1950’ye gelindiğinde, kârının üçte biri Amerika Birleşik Devletleri’nin dışından geliyordu. Bu durum, ABD’nin dünya çapında komünizme karşı mücade­lede öncü kapitalist ülke olarak artan siyasal nüfuzuyla ve Avrupa’yı ABD destekli yeniden inşa girişimi olan Marshal Planıyla çakıştı. ABD’nin artan nüfuzuna karşı çıkanlar ve Marshal Planını başka araçlarla emperyalizm olarak görenler için, Coca-Cola açık bir hedefti. “Coca-Sömürgeleştirme” teri­mi ilk kez Fransa’da yeni şişeleme fabrikalarının kurulmasına karşı şiddetli bir kampanya başlatan komünist sempatizanlar tarafından kullanıldı. Onlara göre yeni şişeleme fabrikalarının kurulması yerli şarap ve maden suyu sanayilerine zarar vere­cekti. Zehirli olduğu gerekçesiyle, Coca-Cola’yı yasaklatma­ya bile çalışlılar.
  • Coca-Cola’nın kendisini Sovyet bloku ülkeleri­ne kabul ettirememesinin bir avantaj olduğu sonraki yıllarda anlaşıldı. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Bu, Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin çöküşünün ve Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılışının habercisiydi. Doğu Almanlar Berlin Duvarı’nda açı­lan gediklerden batıya akarken, Coca-Cola’yla selamlandılar. Bir görgü tanığı “Yeni gelenleri muzlarla, Coca-Cola’yla, çiçek­lerle ve batı tüketimciliğini hatırlatan diğer şeylerle karşılar bir durumda bulduk kendimizi,” diyordu. Doğu Almanlar, doğ­rudan Batı Berlin’deki Coca-Cola şişeleme fabrikasından kasa­larla kola satın almak için kuyruğa girdiler. Yüksek duyarlı ses aygıtları, televizyonlar, soğutucular ve diğer tüketim ürünle­riyle birlikte Coca-Cola kasaları da Doğu Berlinlilerin en çok aradığı mallar arasındaydı. Pepsi’nin Demirperde arkasındaki büyük başarısı, komünistler kovulunca, kendisine karşı dön­müştü. Birçok kişi Pepsi’yi eski rejimle bütünleşen yerli bir içki sayıyordu; oysa Coca-Cola egzotik ve yabancı bir içecek olarak görülüyordu. Coca-Cola içmek, özgürlüğün bir simgesi haline geldi. 1990’ların ortasına gelindiğinde Coca-Cola, eski Sovyet bloku ülkelerinde en popüler kola olarak Pepsi’yi sollamıştı.
  • 2003’teki Irak savaşı sırasında, Amerikan karşıtlığını onun alkolsüz içkilerine saldırarak ifade etme düşüncesi, yeni bi­çimler almıştı. Tayland’da Müslüman gençler Amerikan iş­galini protesto etmek için yere Coca-Cola döktüler ve artan ABD karşıtı protestolar yüzünden satışlar askıya alındı. Bu arada, Ortadoğu’da yerli yapım kolalar popülerleşmeye baş­ladı. Eskiden Pepsi’nin ortağı olan bir şirketin İran’da üretti­ği “İslami” kola Zem Zem Kola, satışa sunulduğu ilk haftada 4 milyon kutu satıldığı Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar ve Irak’ta popüler oldu. Batı Yakası’nda yapılan Star Cola, Birle­şik Arap Emirlikleri’nde popüler oldu. Hem eleştirenler, hem de destekleyenler Coca-Cola’yı Amerika’yla özdeşleştirmeye devam ediyordu. Nisan 2003’te Amerikan birlikleri Saddam Hüseyin’in Bağdat’taki sarayını işgal edince, hamburger, sosis ve tabii Coca-Cola tükettikleri bir ızgara partisi düzenlediler.
  • Kuşkusuz, hiçbir ürün tek başına Coca-Cola’dan daha faz­la küreselleşmeyi temsil etmez. Pepsi’yle küresel savaş tüm dünyada devam ediyor: Yeni savaş alanı ise Çin’dir. Fakat Çin, Coca-Cola Company’nin faaliyet yürüttüğü 200 ülkeden -Bir­leşmiş Milletler’in üye sayısından fazla- yalnızca biridir. İçki­si dünyanın en yaygın tanınan ürünüdür ve “Coca-Cola”nın, “OK” den sonra dünyada en çok anlaşılabilen ikinci ifade ol­ duğu söyleniyor. Başka hiçbir şirket, küresel erişim, görünür­lük ve tanınma bakımından onunla yarışamaz. Her yıl Business Week tarafından yayımlanan dünyanın en değerli markaları listesinde Coca-Cola her zaman birinci sırada yer almaktadır.
  • Bugün karbonatlı alkolsüz içkiler, Amerika Birleşik Dev­letleri’nde en yaygın tüketilen içeceklerdir, tüm sıvı tüketimi­nin yüzde 30’unu oluşturmaktadırlar ve Coca-Cola Company, bu tür içkilerin en büyük tedarikçisidir. Şirket, küresel olarak insanlığın aldığı toplam sıvının yüzde 3’ünü sağlıyor. Coca­ Cola tartışmasız yirminci yüzyılın ve onun getirdiği her şeyin içkisidir: Amerika’nın yükselişi, komünizm karşısında kapi­talizmin zaferi ve küreselleşmenin yükselişi. Bu karışımı ister onaylayın ister onaylamayın, fakat çekiciliğinin yaygınlığını inkar edemezsiniz.
  • Altı içki insanoğlunun geçmişini tanımladı. Geleceğini han­gi içki tanımlayacak? En olası aday olarak ortaya çıkmış du­rumda bir içki var. Tarihin birçok tanımlayıcı içkisi gibi o da oldukça modadır, tıbbi tartışma konusudur ve görülmemiş, fakat kapsamlı jeopolitik önem taşıyor. Bulunabilirliği, gele­cekte insanoğlunun yeryüzündeki ve ötesindeki yolunu belir­leyecektir. Ne tuhaftır ki, bu aynı zamanda insan gelişiminin seyrini ilk belirleyen içkidir de: Su. İçmenin tarihi kaynağına geri dönmüştür.
  • İsrail’in Sina’yı, Golan Tepeleri’ni, Batı Yakası’nı ve Gazze’yi işgal ettiği 1967 Altı Gün Savaşı’nın görünmeyen önemli nedenlerinden biri de suydu. O sırada general ve daha sonra İsrail’in başbakanı olan Ariel Sharon otobiyografisinde şunları söylemektedir: Genellikle 5 Haziran 1967, Altı Gün Savaşı’nın başlangıcı sayılır, oysa savaş “aslında iki buçuk yıl önce, İsrail Ürdün Irmağı’nın yolunun değiştirilmesine karşı harekete geçmeye karar verdiği gün başladı.” 1964’te Suriye, Ürdün Irmağı’nın iki ana kolunun yönünü değiştirip İsrail’den uzaklaştırmak için bir kanal inşa etmeye başlamıştı. İsrail de topçu atışları ve hava saldırılarıyla kanal çalışmalarını durdur­muştu. Sharon, “Suriye ile aramızdaki sınır anlaşmazlıklarının büyük önemi vardı, fakat suyun yönünü değiştirme konusu bir ölüm kalım sorunuydu,” diyor. İsrail 1967’de işgal ettiği ve kendisine Ürdün Irmağı’nın sularını kontrol etme olanağı veren topraklara, askeri avantajı kadar su arzı bakımından da değer veriyor. Batı Yakası’nda yaşayan Filistinlilere oradaki su­yun yalnızca yüzde 18’i verilir, geri kalanı İsrail’e gidiyor.
  • Su, insan tarihinin seyrini belirleyen ilk içkiydi: Şimdi, 10 bin yıl sonra, tekrar dümene geçmiş gibi görünüyor. Başka ge­zegenleri kolonileştirmekten söz etmek tuhaf görünebilir, fa­kat bu düşünceyi anlamamız, MÖ 5000’de bir Cilalı Taş Devri köyünde yaşayan ve zaman tünelinden geçip bugüne gelen birinin modern dünyayı anlamasından daha kolaydır. O kişi bugünkü modem dilleri bilmezdi ve yazı yazma, plastik, ha­vayolları ve bilgisayar gibi modem yaşamın boyutlarını anla­makta kuşkusuz güçlük çekerdi. Fakat aradan geçen bin yıllar­da birçok şey değişirken, bazı şeyler de aynı kalmıştır: Cilalı Taş Devri köylüsü kuşkusuz bir bardak birayı takdir eder, bol şansa kadeh kaldırmayı ve samimi atmosferi tanırdı. Bir içimlik bira, Cilalı Taş Devri gezginimize gelecekle bir bağlantı olanağı verebilir: Bizim için bira, geçmişe bir pencere açabilen içkilerden biridir. Bir dahaki sefere bir miktar birayı, şarabı, damıtık içkiyi, kahveyi, çayı ya da Coca-Cola’yı ağzını­za götürdüğünüzde, zaman ve mekan içinde size nasıl ulaştığını düşünün ve salt alkol ya da kafeinden fazlasını içerdiğini unutmayın. Kıvrımlı derinliklerinin arasında tarih de vardır.

Beğendiyseniz tavsiye etmeyi unutmayın.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir