Bekir Arslan

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

Amin Maalouf’un 1983’te yazdığı Arapların Gözünden Haçlı Seferleri (Les Croisades vues par les Arabes) isimli kitabı ne zamandır okuma listemdeydi ama bir türlü başlamamıştım. Geçenlerde başladım ve hızlı bir şekilde bitirdim. Uzun zamandır heyecanlanarak okuduğum böyle bir kitap elime geçmemişti. O yüzden tavsiye ederim. Okurken Ridley Scott’ın yönetmenliğini yaptığı Kingdom of Heaven filminden sahnelerin zihnimde uçuştuğunu da söylemeliyim. Burada kitabın incelemesini yazmaktansa altını çizdiğim cümleleri paylaşmak istiyorum.

  • İslam alemi ile Batı arasındaki bin yıllık bir husumetin başlangıç noktasını meydana getiren Kudüs’ün yağmalanması, o sıralarda hiçbir silkinmeye yol açmayacaktır.
  • XI. yüzyılda Çin sınırlarından Frenklerin uzak ülkesine kadar herkesin bildiği tek bir ad vardıysa, o da Selçuklu idi.
  • Esas itibariyle göçebe bir halkın içinden çıkmış olan Kılıçarslan, iktidarının kaynağının ne kadar cazip olsa da bir kente değil de, ona itaat eden birkaç süvariye bağlı olduğunu bilmektedir. Kısa bir süre sonra, çok daha doğuda yer alan Konya’yı başkent yapacak, ardılları da burayı XVI. yüzyılın başına kadar ellerinde tutacaklardır. Sultan artık bir daha İznik’in hayalini kurmayacaktır.
  • Müslüman fethinden önce, Antakya iki yüz bin nüfuslu bir Roma metropolüydü.
  • XI. yüzyıl Suriye’sinde cihad, zor duruma düşen hükümdarların ortaya attıkları bir slogandan ibarettir. Bir emirin bir diğerine yardım etmeyi kabul etmesi için, bunda kişisel bir çıkar görmesi gerekmektedir. İşte yalnızca bu durumda, o da büyük ilkelerin yanında yer alabilmektedir.
  • Musul halkı kara sıvıya tedavi edici özellik atfetmekte ve hasta olduklarında içine girmektedirler. Petrolden üretilen bitüm (asfalt), inşaatçılıkta, tuğlaların birbirlerine tutturulması için harç olarak kullanılmaktadır. Su geçirmez nitelikte olmasından ötürü, hamam duvarları onunla sıvanmakta ve burada cilalı bir siyah mermer görüntüsü almaktadır. Ama daha sonra göreceğimiz üzere, petrol en çok askeri alanda kullanılmaktadır.
  • İbn el-Esir, özenli bir şekilde şöyle yazacaktır: Frenkler sözlerini tuttular ve onların gece Askalan (Askalon) limanına giderek oraya yerleşmelerine izin verdiler. Sonra şunları ekleyecektir: Kutsal kentin halkı kılıçtan geçirildi ve Frenkler müslümanları bir hafta boyunca katlettiler. Mescid el-Aksa’da altmış binden fazla insan öldürdüler. Ve doğrulanması olanaksız rakamları kullanmaktan kaçınan İbn el-Kalanissi şu kesinlemede bulunmaktadır: Çok insan öldürüldü. Yahudiler havralarında toplandılar ve Frenkler onları burada diri diri yaktılar. Evliya anıtlarını ve İbrahim’in – Tanrı huzur versin – mezarını da tahrip ettiler.
  • İsa’nın mezarındayken (Kıyama, Kutsal Kabir) ibadet saati gelmiştir. Ömer patriğe, namaz kılmak için seccadesini nereye serebileceğini sormuştur. Patrik ona yerinde kalabileceğini söyleyince, halife “eğer bunu yaparsam, yarın Müslümanlar ‘Ömer burada namaz kıldı’ diyerek buraya sahip çıkmak isterler” cevabını vermiştir. Ve seccadesini alıp, namazını dışarıda kılmıştır. Doğruyu görmüştür, çünkü adını taşıyacak olan cami tam da burada inşa edilmiştir. Frenk şefleri, ne yazık ki bu gönül yüceliğine sahip değillerdir. Zaferlerini, tarifi olanaksız bir katliamla kutlamışlar, sonra saygı duyduklarını iddia ettikleri kenti vahşice yağmalamışlardır.
  • Atalarından Harun er-Reşid’in hüküm sürdüğü IX. yüzyıl başlarında, halifelik dünyanın en zengin ve güçlü devletiydi ve başkenti en ileri uygarlığın merkeziydi. Bu kentte bin tane diplomalı hekim, büyük bir bedava hastane, düzenli bir posta hizmeti, bazıları Çin’de şube açmış olan birçok banka, mükemmel bir su kanalı şebekesi, bir atık su sistemi ve bir kâğıt imalathanesi bulunmaktaydı. Doğu’ya geldiklerinde henüz deri üzerine yazmakta olan Batılılar buğday samanından kâğıt imal etme sanatını Suriye’de öğreneceklerdir.
  • 1099 yazında, bu altın çağ çoktan gerilerde kalmış bulunuyordu. Harun er-Reşid 809’da ölmüştür. Bundan çeyrek yüzyıl sonra, ardılları gerçek iktidarlarını tamamen kaybetmişlerdir. Bağdat yarı yarıya harap olmuş ve imparatorluk parçalanmıştır. Geriye yalnızca şu birlik, başarı ve refah döneminin efsanesi kalmıştır ki, bu efsane Arapların düşlerinden hiç eksilmeyecektir. Aslında Abbasiler daha dört yüzyıl hüküm süreceklerdir. Ama artık yönetemeyeceklerdir. Artık hükümdarları keyiflerince tahta çıkartan veya indiren, çoğu zaman bu iş için onları öldürme yoluna giden Türk veya İranlı askerlerinin elindeki rehinelerden başka bir şey olmayacaklardır. Ve birçok halife, öldürülmekten kurtulmak için siyasi faaliyetlerden el etek çekecektir. Haremlerine kapanıp, artık kendilerini hayatın zevklerine verecekler, şair veya müzisyen olacaklar, kokulu güzel dişi köle koleksiyonu yapacaklardır.
  • Frenkler, sayının meydana getirdiği handikapı aşabilme konusunda, kalelerinden daha korkutucu bir silaha yıllarca sahip olacaklardır: Arap dünyasının uyuşukluğu.
  • Kuzeyde Frenkleri yok edilmekten kurtaran şey, Müslüman emirlerin gevşekliği olmuştur. Bohémond’un 1100 Ağustosunda esir edilmesinden sonra, Antakya’da kurduğu prenslik aslında yedi ay boyunca ordusuz kalmış, ama hiçbir komşu hükümdar; ne Rıdvan, ne Kılıçarslan, ne de Danişmend bundan yararlanmayı düşünmüştür.
  • Hasan Sabbah doğduğunda, sonradan onun da katılacağı şia doktirini Müslüman Asya’ya egemendi. Suriye Mısırlı Fatımilere aitti ve bir başka şii hanedanı olan Büveyhoğulları İran’ı denetim altında tutuyor ve Abbasi halifelerine Bağdat’ın göbeğinde gücünü dayatıyorlardı. Fakat durum, Hasan’ın gençliğinde tamamen tersine dönmüştü. Sünni ortodoksluğun savunucusu Selçuklular bütün bölgeyi ele geçirmişlerdi. Eskiden muzaffer olan şia, şimdi ancak hoşgörülen ve çoğu zaman takibata uğrayan bir doktrinden ibaret hale gelmişti.
  • Tarikatının kurulmasından iki yıl sonra, 1092’de işlenilen ilk cinayet tek başına bir destandır. Selçuklular o sırada güçlerinin zirvesindedirler. Ama imparatorluklarının temel direği, Türk savaşçılar tarafından fethedilen toprakları otuz yıl içinde gerçek bir devlet halinde örgütleyen adam, sünni iktidarının yeniden doğmasının ve şiaya karşı mücadelesinin mimarı, yalnızca adı bile eseri hakkında ipucu veren yaşlı bir vezirdir: Nizamülmülk. “Devletin düzeni”. 14 Ekim 1092’de, Hasan’ın müritlerinden biri onu bir bıçak darbesiyle öldürmüştür. İbn el-Esir, Nizamülmülk katledilince devlet parçalandı, diyecektir. Bundan sonra Selçuklu imparatorluğu bir daha hiç bütünleşemeyecektir. Artık tarihinin kilometre taşları fetihler değil de, bitmez tükenmez veraset savaşları olacaktır.
  • Börü, çok kısa olan saltanat döneminin belleklerde sürekli bir anı bırakmamasına rağmen, Arap dünyasının muzaffer karşı saldırısının ilk mimarı olabilirdi. Bu saltanat dönemi, aslında çok daha çaplı bir kişinin yükselme dönemine denk düşmüştür. Bu kişi, Halep ve Musul’un yeni efendisi Zengi’dir. İbn el-Esir onu Yüce tanrının Müslümanlara armağanı olarak nitelemekte tereddüt etmeyecektir.
  • Zengi’yle birlikte adetler değişmiştir. Bu yorulmaz savaşçı, on sekiz yıl boyunca Suriye ve Irak’ı dolaşacak, çamurdan korunmak üzere saman üzerinde uyuyacak, kimileriyle savaşarak, kimileriyle anlaşma yaparak, herkese karşı entrika çevirecektir. Geniş topraklarındaki saraylarından birinde huzur içinde yaşamayı asla düşünmemiştir.
  • Katılık, sebat, devlet duygusu; bunlar Zengi’nin sahip olduğu, ama Arap dünyası yöneticilerinin dramatik bir şekilde yoksun oldukları niteliklerdir.
  • Çünkü kendi kavgalarının içinde boğulmuş olan Müslüman hükümdarlar, Batılıları çalkalayan uyuşmazlıklardan yararlanma yeteneğine sahip değillerdir.
  • Zengi’nin birlikleri perişan edilmiş ve atabey de tam düşmanlarının eline geçecekken, birinin işe karışmasıyla kritik anda kurtulmuştur. Bu, o sıralar hiç tanınmayan genç bir Kürt subayı olan Tikrit valisi Eyüp’tür. Hasmını ona teslim ederek halifenin lütfuna nail olmak yerine, bu asker atabeye nehri geçerek takipçilerinden kurtulması ve hızla Musul’a ulaşması için yardım etmiştir. Zengi, bu şövalyece hareketi asla unutmayacak, ona ve ailesine sarsılmaz bir dostlukla bağlanacak, bu da yıllarca sonra, Eyüp’ün oğlu Yusuf’un, Selahaddin adıyla daha fazla tanınan kişinin kariyerini belirleyecektir.
  • Arap dünyasını, Frenkler’i ezebilecek bir güç haline Nureddin getirecektir ve zaferin meyvalarını da yardımcısı Selahaddin toplayacaktır.
  • Nureddin, silah kullanma yerine ikna etmeyi başararak, Şam’ı kan dökmeden fethetmiştir. İster Haşhaşiyun, ister Frenkler, isterse Zengi olsun, onu boyunduruk altına almaya niyet eden herkese karşı çeyrek yüzyıldır inatla direnen Şam, hem onun güvenliğini sağlama, hem de bağımsızlığına saygı gösterme güvencesi veren bir hükümdarın yumuşak kararlılığının etkisi altında kalmıştır. Kent yaptığına pişman olmayacak, Nureddin ve ardıllarının sayesinde tarihinin en şanlı dönemlerinden birini yaşayacaktır.
  • Bütün Doğu aleminde, Selahaddin’in önlenemez yükselişine karşı çıkabilecek tek bir hükümdür kalmıştır. Bu, rum imparatoru Manuel’dir. Nitekim o da Suriye’nin efendisi olma düşü kurmakta ve Mısır’ı Frenkler’in yardımıyla istila etmek istemektedir. Fakat sanki dizi tamamlanıyormuşçasına, Nureddin’i on beş yıl boyunca felç eden güçlü Bizans ordusu, I. Kılıçarslan’ın oğlu II. Kılıçarslan tarafından 1176’da Myriokephalon’da ezilmiştir. Manuel kısa bir süre sonra ölecek ve Doğu Hıristiyan imparatorluğu anarşiye yuvarlanacaktır.
  • Artık çarpışma için her şey yerli yerindedir. Selahaddin’in ordusu, meyva ağaçlarıyla kaplı verimli bir ovaya yayılmıştır. Arkada, Taberiye gölünün tatlı suyu ve onun içinden geçen Ürdün nehri yer almaktadır; daha uzakta ise, kuzeydoğu yönünde Golan tepelerinin ihtişamlı silueti farkedilmektedir. Müslüman kampının yakınlarında iki zirvesi bulunan bir tepe yükselmektedir, burası adını eteğindeki köyden alan “Hattin boynuzları”dır.
  • Ve 2 Ekim 1187’de, Hicretin 583. yılının 27 Recebinde, tam da Müslümanların Peygamber’in Kudüs’ten göklere yükselmesini kutladıkları günde Selahaddin Kutsal Kent’e girer. Emirler ve askerler kesin emir almışlardır: Frenk olsun, Doğulu olsun, hiçbir hıristiyan rahatsız edilmeyecektir. Böylece ne katliam, ne de yağma olmuştur. Birkaç fanatik, Frenkler’in aşırı hareketlerine misilleme olarak Kutsal Kabir kilisesinin yıkılmasını istemiş, ama Selahaddin onları hizaya getirmiştir. Bunun tamamen tersine, kutsal yerlerin korunmasını artırmış ve Frenkler’in bile istedikleri zaman hacca gelebileceklerini duyurmuştur. Kaya’nın kubbesinin üzerindeki Frenk haçı tabii ki indirilmiş ve kiliseye çevrilmiş olan el-Aksa, duvarları gülsuyuyla yıkandıktan sonra tekrar Müslüman tapınağı olmuştur.
  • Sultana şöyle dedim: “Bu patrik en azından iki yüz bin dinar edecek bir servet taşıyor. Onların mallarını götürmelerine izin verdik, ama kilise ve manastırların hazinelerini değil. Buna izin vermemek lâzım”. Ama Selahaddin şöyle cevap verdi: “İmzaladığımız anlaşmalara harfiyen uymalıyız, böylece hiç kimse inananları anlaşmalara ihanetle suçlayamaz. Bunun tamamen tersine, hıristiyanlar her yerde bizim iyiliklerimizi anlatacaklardır”.
  • Moğol fatihin yükselişi, Selahaddin’in ölümünden kısa bir süre sonra başlamıştır, ama Araplar tehdidin yaklaştığını ancak çeyrek yüzyıl sonra hissedebilmişlerdir.
  • Batılılar artık Nil ülkesini istila etmeye bir daha kalkışmayacaklardır. “Sarışın tehlike”, Cengiz Hanın ardıllarının temsil ettiği daha korkunç tehlike tarafından kısa bir süre içinde gölgede bırakılacaktır.
  • Hattin’den daha az parlak ve askeri düzlemde de daha az yaratıcı olmasına rağmen, Ayn Calut çarpışması gene de tarihin en belirleyici çarpışmalarından biri olarak gözükmektedir. Nitekim, Müslümanlara yalnızca yok olmaktan kurtulma değil, aynı zamanda Moğolların ele geçirdikleri toprakları geri alma olanağı sağlayacaktır.
  • Doğu’daki Frenk devletleri iki yüzyıllık yerleşmeden sonra köklerinden kopartılmakla kalmamış, Müslümanlar kendilerini iyice toparladıklarından, bir süre sonra Osmanlı Türkleri’nin bayrağı altında bizzat Avusturya’yı fethe çıkmışlardır. 1453’te İstanbul onların eline geçmiştir. 1529’da Osmanlı süvarileri Viyana surlarının önünde ordugâh kurmuşlardır.
  • Haçlı seferleri döneminde, Arap dünyası İspanya’dan Irak’a olan bölgede hâlâ entellektüel ve maddi olarak yeryüzünün en gelişmiş uygarlığının taşıyıcısıdır. Sonra, dünyanın merkezi kesin bir şekilde Batıya kaymıştır.
  • Yöneticilerinin neredeyse tümü yabancıydı. İki yüzyıllık Frenk işgali sırasında resmi geçit yapan bu çok sayıda kişiden hangileri Araptı? Vakanüvisler, kadılar, birkaç yerel küçük emir -İbn Ammar, İbn Munkid- ve iktidarsız halifeler. Fakat gerçek iktidar sahipleri, hatta Frenkler’e karşı mücadelenin başlıca kahramanlarından Zengi, Nureddin, Kuduz, Baybars, Kalavun Türktü; el-Efdal Ermeniydi; Şirkuh, Selahaddin, el-Adil, el-Kâmil Kürttü.
  • Araplar, bütün Haçlı Seferleri boyunca, Batıdan gelen yeni fikirlere açılmayı reddetmişlerdir. Ve uğradıkları saldırının en felâketli etkisi muhtemelen budur. İstilacı açısından, fethedilen halkın dilini öğrenmek bir becerikliliktir; yenikler için ise fatihin dilini öğrenmek bir uzlaşma, hatta bir ihanettir. Böylece çok sayıda Frenk Arapça öğrenirken, ülke halkı, birkaç hıristiyanın dışında Batılıların dili karşısında kayıtsız kalmıştır.
  • Araplar ve genelde Müslümanlar, Batı karşısında bugün bile hâlâ yedi yüzyıl önce bitmiş olması gereken olaylardan etkilenmeye devam etmektedir. Oysa üçüncü bin yılının arefesinde, Arap dünyasının siyasal ve dinsel sorunları hâlâ Selahaddin’e, Kudüs’ün düşmesine ve geri alınmasına atıfta bulunmaktadırlar. Halk, tıpkı bazı resmi söylevlerde de olduğu gibi, İsrail’i yeni bir Haçlı devleti saymaktadır. Filistin Kurtuluş Ordusu’nun üç tümeninden biri hâlâ Hattin, diğeri de Ayn Calut adını taşımaktadır. Başkan Nasır, şanının zirvesinde olduğu günlerde, hep onun gibi Suriye ve Mısır’ı -ve hatta Yemen’i- birleştirmeyi başarmış olan Selahaddin’le karşılaştırılmıştır. 1956’daki Süveyş harekâtı, tıpkı 1191’deki gibi, Fransızlar ve İngilizler tarafından girişilen bir Haçlı Seferi sayılmıştır.

Beğendiyseniz tavsiye etmeyi unutmayın.

1 Yorum

  1. Teşvik edici bir yazı olmuş, teşekkürler:) Böyle kültürel ve tefekküre gark eden paylaşımlarınızı daha çok görmek isteriz.

Bir Cevap Yazın