Yayınevinin kitap hakkındaki tanıtımında şöyle yazıyor: “Bir ülkeyi ve insanlarını, onların üç yüz elli yıllık tarihine tanıklık eden bir köprünün dilinden anlatan olağanüstü bir roman. Nobelli yazar İvo Andriç, Drina Köprüsü’nde, isyanların, salgınların, savaşların ve doğal felaketlerin gölgesinde Balkanlar’ın tarihini, eski Bosna’yı, orada yaşayan halkların paylaştığı hayatı ve bu hayatın milliyetçilikler çağında nasıl değiştiğini anlatıyor.” Gayet iyi özetlenmiş.

Drina Köprüsü, Sokullu Mehmed Paşa’nın Bosna’nın Vişegrad kasabasına inşa ettirdiği köprü. Tanıtımda da yazıldığı gibi ta o tarihlerden Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan zaman içinde köprünün etrafında geçen olaylar ve insanlar anlatılıyor. Beni en çok çarpan kısım kitabın ilk sayfalarında Osmanlı’nın devşirme sisteminin anlatıldığı yerler oldu. Kitapta Sokullu’nun devşirme olarak küçüklüğünde geçtiği yerlere bir özlem olarak o köprüyü yaptırdığı bağlantısı kurulmuş. Bu kısmı özellikle beğendim. Ne zamandır Bosna’ya gitmek gibi bir hayalim vardı. Nasip olur da gidersem Vişegrad’a da uğrayıp Drina nehri kenarında kitapta anlatılanları hatırlamak istiyorum.

Kitapta altını çizdiğim satırlar da aşağıda.

  • İdare başında olanlar, idare etmek için zor kullanmaya mecbur olanlar, her zaman ölçülü davranmak zorundadırlar. Eğer, tutkularına kapılarak, ya da düşmanlarınca mecbur edilerek ılımlı davranışların sınırları dışına çıkacak olurlarsa kaygan bir yola sapmış, böylece düşmelerini hazırlamış olurlar. Oysa zarar görenler ve sömürülenler, zekâlarını ve çılgınlıklarını istedikleri gibi kullanabilirler. Bu, onların sömürenlere karşı kâh sinsi, kâh açıkça kullanabildikleri iki silahtır.
  • Köprünün yanında kuşaklar, birbirlerini kovalayıp geçiyor, sonra köprü, insan oğlunun kaprisleriyle, gelip geçici ihtiyaçlarından doğan izleri, bir toz gibi üzerinden silkip atıyor ve yine değişmez, değiştirilmez biçimiyle hep aynı olarak kalıyordu.
  • Üstün bir düşman yaklaşırken ve büyük yenilgilerin arifesinde iken, kardeş kardeşe düşman olur. Anlaşmazlıklar ortaya çıkar.
  • Çünkü insanlar, ihtiyaçlarına ve geleneklerine cevap vermese bile temizlikten hoşlanırlar. Ama tabiî bu işi kendileri görmemek şartıyla.
  • Dünyanın bir tarafında bir yerde, bir piyango çekiliyor, savaş yapılıyor ve hepimizin alınyazısı da böylece uzaklarda belirleniyordu.
  • Türk egemenliği demek… Muhammed dininin birleştirdiği yıkılmaz, parçalanmaz büyük bir topluluk demekti. Yeryüzünde müezzinlerin müminleri namaza çağırdıkları bütün yerleri içine alan topraklar demekti.
  • İnsan zaafının bu en acıklı, en fecî yanı, şüphesiz ilerisini görmek yeteneğinden yoksun oluşudur. Allah vergisi bilgi, sanat ve istidatla taban tabana çelişen bir kabiliyetsizlik.
  • Bu yaz günlerinde Drina ile çorak sınır arasında uzanan bu daracık toprak parçasında, şehirlerde ve köylerde, yollarda ve ormanlarda her yanda, insanlar yüzlerinden ter akarak hem kendisinin, hem başkasının ölümünü arıyor, aynı zamanda da bu ölümden korkuyor… Bütün güç ve imkânlarıyla da kendini ona karşı savunmaya çalışıyordu. İnsanların, “savaş” denilen bu tuhaf oyunu gittikçe genişliyor, yayılıyor ve canlı cansız herşeyi egemenliği altına alıyordu.

Beğendiyseniz tavsiye etmeyi unutmayın.