Sekiz aylık bir kızım var. Ellerini keşfettiğinden beri ilgisini çeken her şeye doğru kendini atıveriyor. Bugünlerde de sesini keşfetti. Çığlıklar atması o yüzden. Artık beni de tanıyor. İşten eve döndüğümde beni görüp heyecanlanmasından, ellerimi yıkamaya bile tahammül etmeyip “beni al” dercesine ağlamasından anlıyorum bunu. Her gün gittikçe değişiyor, yeni yeni şeyler öğreniyor, üstelik hızla büyüyor. Söyleyeceklerim büyümesiyle alakalı.

Kimden ne zaman duydum tam olarak hatırlamıyorum ama aklıma her geldiğinde beni hayrete düşüren bir karşılaştırma var. İnsanı yüz metrekarelik alanda inşa edilmiş üç katlı bir bina gibi düşünün. Gün geçtikçe üzerinde bulunduğu alanın genişlemesini, yani binanın yanlara doğru büyümesini istiyoruz. Bununla da kalmıyor. Katların da giderek çoğalması söz konusu. Katlar çoğaldıkça ve bina genişledikçe içerisindeki eşyalar da aynı oranda büyüyor. Buzdolabı, kitaplık, koltuklar… içerideki her şey eskisi gibi değil. Yetmedi. Büyük oranda şekillerin değişmesini de istemiyoruz. Bina büyüsün ama kendisiyle birlikte her şeyin şekli aynı kalsın. Üstelik bu büyümeye, genişlemeye, bozulan tuğlaların yenisiyle değiştirilmesine karşın içerinde yaşamaya devam ediyoruz. Böyle bir şey gerçekten olsa bunun adı mucize olmaz mı?

Gözümün önünde büyüyen mucize böyle bir şey işte. Minik parmakları, yüzü, kolları, meraklı gözleri, kalbi, midesi… bünyesindeki her şey aynı oranda büyüyor ama şekli değişmiyor. Büyüyen yine benim kızım.

Beğendiyseniz tavsiye etmeyi unutmayın.