​Kızım bir buçuk yaşında. Etrafındaki eşyaları tanımaya başladı. Yürümeye pek hevesli olsa da henüz cesaretini toplayıp tek başına adım atmış değil. İki elimi tutup koşarcasına ileriye doğru atılmak ona çok heyecanlı geliyor. Gidiş istikametini ben değil o belirliyor. Fark etmeye başladığı şeylerin çoğalması onun heyecanına heyecan katıyor. En azından gözlerinden ben öyle anlıyorum. Meryem’in heyecan dolu gözlerinin bir özelliği daha var: Hayretli bakışları. Bu sıralar beni hayrete düşüren kısmı da burası.

Özellikle kuşlar, kediler ve köpekler Meryem’in dikkatini çeken en önemli şeyler. Arabalar, uçaklar, tüneller, çocuklar, tekerlekler, renkli tabelalar, salıncaklar, saatler… bunlar da cabası. Salıncak görünce beni ona götür dercesine kendini öne doğru atıyor. Kuş görünce ellerini kanat gibi yapıp çırpıyor, kedi ve köpek görünce ellerini onlara doğru uzatıyor. İşte tam o sırada ben onun gözlerine bakıyorum. Benim her gün defalarca gördüğüm şeylere kızımın hayretle bakması beni çarpıyor.

Hayret duygumun o küçük gözlere nazaran ne kadar da köreldiğini fark ediyorum. Öyle bir hale geliyor ki bu durum, baksam bile görmüyor, görsem bile hayret etmiyorum. Hayret duygumun köreldiğini fark ettiğim anda ise kızımın gözlerine bakıyorum.

Karşılaştıysanız, Japon bir çocuğun ilk defa yağmurla tanışmasını gösteren bir video var. Her damlası insanı hayrete düşürecek yağmura belki de olması gereken en normal tepkiyi o küçük çocuk vermişti. Meryem’in gözlerine her baktığımda o Japon çocuğun hayret hali aklıma geliyor. Video bu:

Gökhan Özcan bu video hakkında şunları yazmıştı:

Fevkaladelik sıradanlığın içinde… Yaşadığımız modern zamanlar bulamacının içinde kaybettiğimiz yalın ve o yalınlık içinde mucizevi güzelliklerde. İmkanı olan herkesin bu videoyu bulup izlemesini isterim. İnsanın fıtratından uzaklaşmamış halinin yağmurdaki mucizeyi keşfetmesindeki ‘hayret’ halini. O iç kanatlanma halini… O kabına sığmaz, sığmayacak tarifsiz coşkuyu… Biz o ‘hayret’i ‘şaşakalmak’ sığlığına terkedip bırakmış, yani fıtratından uzağa düşmüş nesillerden olduğumuzdan; Allah’ın bu her biri ayrı ayrı nefes kesici harikuladelikteki ‘ayet’lerinin farkında bile olmayarak yaşayabilen bir körleşmeye duçar durumdayız. Kafamızı telefonlara, bilgisayarlara, televizyonlara ve diğer zamane ıvır zıvırına gömdük, debeleniyoruz. Ve bu sürüklenme hali bizi dışımızda her an varolan, cereyan eden, deveran eden o ilahi mucizeye tutunmaktan alıkoyuyor. Mevsimler geliyor geçiyor, ağaçlar yeşeriyor, açıyor, yaprak döküyor, başaklar doluyor, boşalıyor, kırlar, ovalar, bayırlar her dem sayılamaz güzelliklerle kulaklarımıza hakikati fısıldıyor. Dönüp bakmıyoruz göz ucuyla bile… Çağın gönüllü körleşmesinden bir nebze olsun bakışlarımızı, dikkatimizi, idrakimizi, insanlığımızı alamadığımız için… Bakmayı unutursak, görmeyi hiç bilemeyiz. En tehlikeli körleşmedir bu, gözü görme kabiliyetini kaybetmediği halde özü görmekten yüz çevirmiş insanın körleşmesi… O küçük insanda hepimiz için büyük bir insan gizli. Bebeğin yağmurla tanışmasında bu koskoca gezegene yetecek hikmet gizli… Gizli değil, hayır, açık, apaçık, bütün gözler için aşikar, her seviyede idrakin görebileceği bir harikuladelik… Minik ellerini açıp adeta Allah’ın rahmetinin tenine dokunuşunu bekleyen o küçük bedende bizim hissetmeyi çoktan unuttuğumuz bir varlık coşkusu var. Bu büyük buluşmada hepimizin kulağına hakikati bir kez daha fısıldayacak bir fevkaladelik var. Uyanmak, kendimize gelmek, istikametimizi, yönümüzü, yatağımızı bulmak için bir fırsat daha… Şüphe yok ki Allah her şeye kadir ve yağmur onun bir mucizesi…

Beğendiyseniz tavsiye etmeyi unutmayın.