Ne zamandır listemde olup da bir türlü başlamadığım kitaplardan biriydi Zeytindağı. Falih Rıfkı Atay’ın yazdığı bu hatırat Osmanlı’nın son günlerindeki coğrafyamızı anlatıyor. Bir taraftan Kudüs, Mekke, Medine, Şam, Halep, Beyrut ve Avrupa’yı dolaşıyor; bir taraftan Cemal, Enver ve Talat Paşalarla karşılaşıyorsunuz. Derken kendinizi sanki bir sinema filminin içinde buluyorsunuz. Zaten o dönem yazarlarının anlatımlarına bayılırım, bu kitapta da kendimi yazarın cümlelerine bıraktım. Aşağıda, kitapta altını çizdiğim cümleleri bulacaksınız. Biraz uzun oldu ama ne yapayım kıyamadım. Kitap güzel, tavsiye ederim.

  • Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lût denizine ve Gerek dağlarına bakıyordum. Daha ötede, Kızıldeniz’in bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin’dir. Daha aşağı Lübnan var; Suriye var; bir yandan Süveyş Kanalı’na, öbür yandan Basra Körfezi’ne kadar çöl er, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! Ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum.
  • Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kâğıdı değil, ne Türkçe ne Türk geçiyor. Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz.
  • Osmanlı İmparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi.
  • Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.
  • Suriye’de Hıristiyanlık, Müslümanlık, Filistin’de Araplık, Yahudilik, Hicaz’da şeriflik, Vehabilik meseleleri, bizzat Türk-Arap meselesinden daha azılı idi. Nitekim biz çıktık, nifak, bütün Akdeniz, Kızıldeniz ve çöl er boyunca yanıp durmaktadır.
  • İngilizler, Ruslar, İtalyanlar ve Osmanlılar arasında Suriye, Filistin ve Hicaz işlerini en az bilen ve anlayanlar sonuncular, yani bu kıtaların asıl sahipleri olmuştur.
  • Filistin için tehcir, Suriye için tedhiş ve Hicaz için ordu kullandık. Yafa kıyılarında Balfur’un beyannamesini bekleşen hesaplı Yahudiler, bu uğurda kafa değil bir portakal bile feda etmediler. Hicaz ayaklandı; Suriye ise sustu.
  • Bir Fransız vesikası der ki: “Lübnanlı Hıristiyanlar Fransız dostudurlar. Hıristiyanlar! sevmedikleri için Lübnanlı Müslümanlar da İngiliz taraflısıdır. Beyrut Araplarının çoğu Fransa’yı sever. Fakat Ortodokslar Ruslara bağlanmışlardır. Niçin? Hiç. . Osmanlı bayrağından daha şerefli ve nüfuzlu herhangi bir bayrağa bağlanmış olmak için. .”
  • Suriye’de derlerdi ki, eğer Cemal Paşa birisiyle görüştüğü zaman burnunu kaşırsa sürgün düşünüyor, sakalını karıştırırsa, affedip etmemeyi düşünüyor, demektir. Yalnız bıyık burmasından korkunuz o zaman bu görüşmenin ölüme kadar yolu vardır.
  • Medine, Peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı ve ahlaksız simsar yuvalarından biridir. Her Medineli uzaklardan gelen saf saf halka, bu harap ve pis çöl köyünün taşını, toprağını, kuyu suyunu kırk defa öptüre öptüre satar.
  • Kudüs’te dilencinin çerçevesi ihtişamlıdır: Medine, dini mal aştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarı idi. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur. Kudüs’te oteller yarı kilisedir, uşakları yarı papazdırlar ve hizmetçiler yarı hemşiredirler. Hepsinin cübbesi, putu ve beyaz başlığı, simokinleri, askıları ve önlükleri ile aynı dolapta durur. Kamame papazlarını takma sakal sanırdım: Bunlar biraz eğildikleri zaman, cübbelerinin arkasında tabanca kabzalarının kabartısı görülür.
  • İsa’nın mezarı, üstünü temizlemek sevabı pay edilemediği için, toz toprak içindedir, ipi kopararak düşen çanı hiç kimse kaldırıp yerine takamaz. Beytüllâhim Kilisesi de böyle idi: Enver Paşa, kilise camlarının niçin kırık bırakıldığını sorduğu zaman, masraf etmek sevabını mil etlerin paylaşamadıklarını ve her teşebbüsün arkasından kan ve kavga çıktığını söylemişlerdi. Başkumandan kiliseyi bir jandarma müfrezesi ile sardırdı ve kilisenin pencerelerine yeni camlar ancak böyle takılabildi.
  • Önde Rum patriği, arkada bütün cemaatlerin patrikleri, hepsi sırma esvaplı ve altın taçlı, sopalarını taşa vurarak mezarın etrafını tavaf ettiler, sonra kapısı önünde sıralandılar. Bir iki Rum, patriğin üstünü başını aradı. Asıl mumun mezardan çıkan alevden yakıldığına herkesi inandırmak için içeriye girecek olanın cebinde kibrit olmaması lazımdı. Patrik, mezar kapısından girdi. Bütün kilise ölüm gibi susuyor. Yukarı katta gözü açık bir tüccar, bir zenbile mum doldurmuş, aşağıdaki adamına sarkıtmak için ipini sıkılıyor. Birden bütün çanlar Kudüs havasını parçaladı. Patrik, mukaddes ateşten yaktığı mumu ile korkudan sapsarı, heyecanlı ve çılgınkâri, kabirden çıktı. Telaştan tacının düşmesi lazımdı. Fakat son derece pahalı olan tacın düşeceği yer önceden bel i olduğu için, bir papaz yamağı cübbesinin sağlam eteğini açmış bekliyordu. Patrik ufak bir hareketle tacını düşürüp cavlak baş kaldı. Şimdi yakın mumlar patriğin mumundan, uzak mumlar birbirinden yanıyor. Tüccarın zenbili inmiş, istif istif alevleniyor. Binlerce mumun ağır kokusu, yapışkan bir dumanla alt kalabalığı örttükten sonra, localara doğru kalkıyor, şiddetli bir gönül bulantısı ile dışarı can attık. İsa çivilendikten altmış yıl sonra, Sayda’da dinin bozulduğunu görerek, İsa gibi yiyip içmeye, oturup kalkmaya ve yaşamaya karar veren birkaç kişiyi, bunlar dini bozuyorlar diye asmışlardı, İsa’nın ruhu eğer bugün, içinden çıkmış olduğu yere inerek bu sahneyi görseydi, kimbilir patriklerini hangi oduna çakardı? Daha biz arabamıza binmeden, kilise kapısının dışında sönmüş mumların ilk piyasası kuruluyor ve Müslüman hocası, kilise kapısını kapamak için anahtarını hazırlıyordu.
  • Kudüs kelimesi Hıristiyanlığı hatıra getirir. Fakat ne Kudüs’te, ne de Filistin’de Hıristiyanlık diye bir mesele yoktur. Kudüs’ün Hıristiyanlığı, Ortodoks Petersburg, Protestan Berlin, dinsiz Paris, Katolik Roma ve Anglikan Londra’nın politika meselesidir. Kudüs’ün yerli meselesi, Yahudi-Arap meselesi: Bir avuç Yahudi, altı yüz bin Arap!
  • Müslüman Araplar ise, bu efendilerin hizmetindedirler: Üzümü Arap gündelikçi sıkar ve şarabını semiz Yahudi içer.
  • Gözyaşının hiçbir faydası olmadığını anlamak için, Yahudilerin Kudüs’te yüzlerce yıldan beri her cumartesi günü başlarını dayayıp ağladıkları taşı ziyaret ediniz: Yüzlerce yıl ık gözyaşı, bu ağlama duvarını bir santim aşındırmamıştır. Paranın ne büyük kuvvet olduğunu anlamak için ise, Filistin kıyılarını ve içlerini Yahudilerin ve büyük Arap sayısını çöle doğru süren Siyonist sömürgeciliğini görün. Yüzlerce yıl ık gözyaşı, bir külçe altına değmez. Balfur’un bir nutku, Davud’un bütün mezmurlarından daha tesirlidir.
  • Buğday, Kuzey Suriye’den geliyordu. Filistin yiyici idi. Daha önce en büyük yiyici olan cephe vardı. Kıtlık ve açlığı önlemek için Filistin Yahudilerini harbin sonuna kadar istihsal bölgesine yol amak ve orada oturtmak lazım geldi. Acaba gerçek sebep bu mu idi, yoksa Filistin Yahudileri tehcir mi ediliyordu? Bir Yahudi tehciri ihtimali haberi alınır alınmaz birbirleri ile boğuşan mil etler bize karşı birleşiverdiler. Protestan, Katolik, Anglikan, Ortodoks, bütün Hıristiyanları birbirleri ile çarpıştıran ve 1914-1918 hamursuzunu Hıristiyan kanı ile yoğuran Yahudi bankerleri bütün kiliseyi havra menfaati için camiye karşı çevirmeye muvaffak oldular. Yafa konaklarını, otel erini, portakal ormanlarını, bunca yıldır kurulan Yahudi yurdunu bırakıp Hama ve Humus kasabalarının kerpiçleri ve buğday tarlası içine atılmak: Asla!
  • Dördüncü Ordu Kumandanı: Hicret eden Ermenileri bana bırakınız, Suriye içlerinde oturtacağım, diyordu. O, Suriye’de, Ermenilerin zararlı olacağı fikrinde değildi. Dördüncü Ordu’nun esas düşüncesi şu idi: Zararlı Ermeni kül iyetlerini, zararsız Ermeni cüz’iyetleri haline getirmek! Suriye içlerine dağıtılacak Ermenilerin koyu Araplığa karşı bir teminat olmak ihtimali de vardı. Çerkesler, Kürtler ve saire gibi. . Hatta Ermenilere toprak ve ev vermek şartıyla Müslüman etmek için bir heyet bile yapılmıştı. Bu heyet bir defa benim odamda toplandı. Fakat çabuk gevşedi. Cemal Paşa’nın bu koruyucu politikasına, tabi Müslüman etmek müstesna, Halide Hanım pek taraftardı. Bahaettin Şakir ve arkadaşları ise Cemal Paşa’yı suçlandırmakta idiler. Nerede isyan olursa, Zeytin, Bahçe ve Urfa’da olduğu gibi, şiddetle tenkit edilmiş, fakat tehcir kervanlarına taarruz ettirilmemişti. Adana yolunda kafilelere hücum eden birkaç kişi idam bile edildiler.
  • Ben Suriye’ye kâğıt para ile gitmiştim. Hayat, Şam gibi büyük şehirlerde bile, küçük Anadolu kasabalarında olduğu kadar ucuzdu.
  • Hele çöl bedevilerinin altın ve kıymetli taştan başka dinleri yoktu. Sınır boylarındaki şeyhlerin göğsünde İngiliz ve Alman nişanları yan yana idi. Şeyh size kim olduğunuzu sorar, İngiliz misiniz? – Yaşa İngiliz! Türk müsünüz, – Yaşa Türk! Siz vereceğiniz nişan veya altını hesap ediniz. O dakikada beklediğiniz iş yapılmıştır, İngiliz cephesinden at kaçırıp bize satan Bedeviler, dönüşlerinde bizim atlarımızı çalıp İngilizlere satarlardı. Harp cephelerinin ta ortalarında saklanarak, kaçan tarafın ganimetlerini yenmiş olanlardan daha önce toplamak için hayatlarını tehlikeye atanlar az değildi.
  • Şimendiferle Lübnan sınırlarına girdiğimiz zaman, yeşil koruların ve zengin vil aların mesut görünüşü altında, Suriye açlığını gördük. Atılmış portakal kabukları üstüne üşüşen şiş karınlı çocuklar, ekmek artığı kemiren iskelet kadınlar, ilk defa burada bize cephe gerisinin ıstırabını haber verdi: Bir tarafı alabildiğine boş deniz, bir tarafı alabildiğine boş çöl, ikisinin arasında dar ve uzun bir dehliz ve bu dehlizin üst ucunda bir ordu var ki, Halep’i, Hama’yı, Humus’u Gerek ve Havran’ı yiyor. Buğday yetiştirmeyen Lübnan ve Beyrut aç, Kudüs yarı aç.
  • Ortalık ağarırken bir arkadaşımla, yorgun adımlarla konaktan çıktık. Otele gitmek için iç sokaklardan dolaşmak lazımdı. Bir aralık irkilip durdum. Bir kuyunun içinden gibi, o kadar derin, bir ruhun içinden gibi, o kadar acılı bir inilti dalgası geliyor. Sokak inlemektedir. Büsbütün aç, bir parça ağaç kışrı ve bir kuru portakal kabuğu bile bulamayan, karınları bağırsaklarının içine karışmış, sürüne sürüne kaldırım üstüne çıkan insan iskeletlerinin son iniltisini dinliyorduk. -Cuâni. . Cuâni. . Yanımızdan bir çöp arabası geçti, kenarından bir kol sarktığını gördüm. Belediye ölü ve can çekişenleri topluyordu. Gün doğmadan sokağı susturmak lazımdı. Süprüntü maşası ve ölüm, elele Beyrut’un hazin sabah tuvaletini yapıyorlar. İçkiyi, kadın gülüşünü, elektriği, hepsini, bütün Beyrut ve harbi kusmak istedim. Ölmekte olanların katili olan bir adam gibi, beni tutacak olan kolun ne taraftan uzanacağını düşünerek, şaşkın duraklamıştım. Yatağıma girdiğim zaman, içimin üzüntüsünü, elimi karnıma basarak dindirmek istiyordum. Bana harbin açık yüzü işte o Beyrut sabahı alaca aydınlığında göründü.
  • Vaktiyle Mahmut Şevket Paşa öldürüldükten sonra bazı İttihatçılar, Talat’ın yeni hükümete Dahiliye Nazırı olarak girmesini istememişler. Cemal Paşa’nın nazırlığını tercih etmişler. Sonra Talat, Cemal Paşa ile yeni sadnazamın arasını açmış. Harbiye Nazırlığı’na onun getirilmesi için uğraşmış. Daha sonra Almanlarla yapılan ittifak, Cemal Paşa’dan saklanmış. Nihayet Mısır fethi bahanesi ile Cemal Paşa İstanbul’dan uzaklaştınlmış. Bunlar hep Talat’ın oyunları imiş. Hatta Talat demiş ki: “Canım, Mısır fethi olmazsa bile Cemal Paşa ya şehit olur, yahut ordusu berbat ve perişan olunca beynine bir tabanca sıkarak bizi kendinden kurtanr!”. Bunlar o zamanki liderler arasındaki gizli husumetleri göstermek bakımından ilgilendirici. Yalnız birinin hakikat olmasını isterdim: Keşke Enver yerine Cemal Harbiye Nazırı olsaydı! Birinci Dünya Harbi’ne girmezdik ve batmazdık.
  • Büyük Harp’te şahıs ve mal güvenliği sıfıra düşürülmüştür. 1916’da bir müddet için gelmiş olduğum İstanbul’daki şahıs güvensizliği, Mütareke’deki güvensizlikten farklı değildi. Suriye’de bu güvensizliğin en canlı misal eri sürgünlerde olmuştur. Ermeni tehciri için yapılan kanundan Dördüncü Ordu da istifade ederek “zararlı gördüğü kimseleri ve aileleri harp sonuna kadar nefyetmek” usulünü tutmuştu. Her gün vilayetlerden, mutasarrıflıklardan teklifler alırdık:”Şu aile muzırdır, münasip bir yere nefyedilmesine müsaade buyurulması rica olunur.” Cevap formülü son derece basit idi: “. . . . .e nefyolunması, münasiptir.” Yalnız kasaba ismini açık bırakıyorum. Erzincan’dan Bursa’ya kadar beğendiği yerin ismini koymak kumandanın elinde idi.
  • Hicaz isyanı oluncaya kadar biz bu emire ve adamlarına uslu dursunlar, diye para veriyorduk, isyan olduktan sonra Hicaz hattına gelsinler, hattı tutsunlar ve şerif kuvvetlerini sıksınlar diye altın yol adık. Bütün altınlarımızı birkaç kişi aralarında paylaşıp aylar ayı yola çıkmadılar. Emir partisinin hem İngilizler, hem şerifler, hem de Osmanlılarla hoş geçinmekten, sonunda kim kazanırsa onun hissesinden mahrum kalmamaktan başka tasaları yoktu. Kervan silahlarımızın ve altınlarımızın çölden getirdiği ses, duadan, vaitten ve mazeretten ibaretti.
  • Alman denizinden Türk denizine doğru, bir yıkılış, büyük bir yıkılış vardı. Bizi belimize kadar gömen heyelanın altından başlarımızı güç doğrultmuş, birbirimizi aldatıp avutmaya uğraşıyorduk. İmparator Vilhelm, İmparator Şarl ve İmparator Mehmed, sırmalarından sıyrılmış, üç tahta manken gibi duruyorlardı: Hindenburg’un ahşap heykeli gibi, fakat altın çivi değil, milli ıstırapların okları saplanan üç manken. Tuna yukarısında iki imparatorluk, Akdeniz kıyısında bir imparatorluk ve Tuna kenarında bir krallık devrilmek üzere idi.
  • Büyük Harp’te bazı cephelerimizin en hazin hali, siperin manevi şerefinin ve maddi hakkının geridekiler tarafından yenmiş olması idi. Siper, ölüm düğmesine bastığı zaman, çok defa, arkada, tâ uzakta birtakım göğüsler üzerinde elmas, altın veya gümüş ışıklar yandığı görülürdü.
  • Hiçbirinin durduramadığı İngiliz seli, yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan, Mustafa Kemal tarafından Haleb aşağısında tutulmuştur. Mustafa Kemal’in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak’taki Türkiye sınırı idi.
  • Cemal Paşa değil, Suriye düşüyordu. Yalnız rütbeye, nişana ve sırmaya fazla itibar eden bir memleket olduğu için, Anadolu köyleri gibi sessiz ve kimsesiz değil, başkumandan, mareşal ve nazır üniformalarına sarınarak, daha gösterişli ve debdebeli düştü.
  • Karargâhın içinde: “Kudüs düştü!” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Halep’e gözyaşlarımızı hazırlamak lazımdı. Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk, imparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayal erine, Al ahaısmarladık! Zeytindağı’nın camları arasından, güneşi hiç sönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibi bakan Lût çukuru, şimdi bütün imparatorluğu içine çeken bir mezar gibi, genişleyip derinleşiyor.
  • Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs’süz, Şam’sız, Lübnan’sız, Beyrut’suz ve Halep’siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.
  • İki haftadan beri artık yaz günlerindeyiz; benim içimde başka bir gurbetin adamları için ıstırap var: taşları solduran, baharı dermansız düşüren iklimlerde ve daha cenupta hiç bahar, hiç mevsim görmeyen iklimlerde, solgun esvapları, yorulmuş kol arıyla vatanın sıcak topraklarını müdafaa eden Türkleri düşünüyordum. Şeria boyunda, Aden etrafında, çorak Medine’nin içinde, taş ve kum çöl erini geçip Şam’dan Medine’ye giden Hicaz Hattı üzerinde binlerce kahraman, bu yazın usanç veren günlerini de ateşe, ısınmış demire karşı ve kızgın toprak üstünde geçirecekler.
  • Yemen kahramanları ne yapıyor? Onlarla sulh vaktinden beri temas etmedik. Ara sıra Neccablar, uzak yerlerden köylere, unutulmuş adamların sıhhat mektubunu getirir gibi, onlardan bize haber getiriyordu. Yemen’de harp edenler belki bizim bugünkü üniformamızdan, cephemizden, harplerimizden bile haberdar değildir. Yemen’in, hiç bilmiyorum, belki güneşi Şeria güneşinden daha sıcak, çöl eri Hicaz çöl erinden daha kuru, daha nihayetsizdir. Fakat bunun ne ehemmiyeti var? Her tarafta bir neslin kahramanları var, kahramanlar için iklimler, düşmanlar, denizler ve karalar birdir.

Beğendiyseniz tavsiye etmeyi unutmayın.